arkadaşlar merhaba ;
Sitede sağlık konusunun açılmasını öneriyorum bence herkezin bilgilenmesi gerkiyor buyönden çok eksiğimiz var diye düşünyorum,genel konu başlığı altında her türlü hastalığı burada paylaşarak bilgilendirmiş oluruz insanları,en azından başka sitelerde aradıkları cevabı burda verebilriz.Herkezin bu konuda duyarlı olacağını düşünyorum
Teşekkürler
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İsteğiniz üzere forum başlıklarımıda eksik olan sağlık başlığımızı ekledik. Diğer eksik başlıkları da eklemeye devam ediyoruz. sadminc
---------------------------------
İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, içleri doldukça eğilirler. Montaigne

olcaya kesinlikle katılıyorum arkadaşlar. yalnız koca karı ilacıo olarak tabir edilen tedavi yöntemlerini pas geçerek yazmalıyız bence.
Merhaba Olcay,
aslinda en önemli konulardan birisi olmasina ragmen, gereken ilgiyi görmüyor saglik konulu basliklar. Yazinla bir baslangic olmus oldu. Tesekkürler.
1-7 Nisan Kanser haftasi oldugu icin bir yazi eklemeyi uygun gördüm.
KANSER HAFTASI
Kanser bir hücre hastalığıdır. Hücre, canlıların yapı taşıdır. Yapıları ve işlevleri birbirine benzeyen hücreler bir araya gelerek dokuları, dokular birleşerek organları ve sistemleri oluştururlar.
Hücrenin ana özelliği bölünüp çoğalmasıdır. Bölünüp çoğalan hücreler vücuttan atılır.
Kanser, hücrenin olağandışı bölünüp çoğalmasıdır. Kanserli hastalarda hücre, canlının zararına çoğalır. Organların işlevlerini yapmalarını engeller.
Halk sağlığı yönünden kanserin önemi; hastalığın öldürücü olması ve sık görülmesidir. Bu açıdan bakıldığında kanser hastalığı dünyanın en önemli sağlık sorunudur.
Kanserle savaşabilmek, zararlarını azaltabilmek için halka hastalığın önemini ve kanserle savaş yollarını anlatmak gerekir.
Tıp biliminin gelişmesi, insanların eskiye göre daha bilinçli yardım istemeleri, pek çok insanı kanserden kurtarıyor. Gün geçtikçe, kanserden kurtulanların oranı daha da artacaktır.
Kanser konusunda hastaya yardımcı olmak, hastalıkla ilgili araştırmaları desteklemek, doktorların eğitimine yardımcı olmak için 1947 yılında Ankara'da Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu adı ile bir dernek kuruldu. Dernek kuruluşundan bu yana yurttaşları kanserin erken tanımı ve iyileştirme konularında uyarıyor. Kanser hakkında bilgili olmamız için çalışmalar yapıyor. Bu kuruluş 1952 yılından beri Türk Kanser Haberleri adlı bir dergi çıkarmakta, isteyenlere dergiyi parasız göndermektedir.
1956 yılında Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun önerisi ile Nisan ayının ilk haftası ülkemizde Kanser Savaş Haftası olarak kabul edildi. Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu'nun çabaları ile yurdumuzda ilk kanser hastanesi, 1956 yılında Ankara'da açıldı.
Kanser hastalığının gerçek nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak çok alkol ve sigara içenlerde, boya işlerinde çalışanlarda, kimyasal maddelerle uğraşanlarda, güneş ve röntgen ışınları altında uzun süre kalanlarda hastalık daha çok görülmektedir.
KANSERİN ÖN BELİRTİLERİ
Vücudun herhangi bir yerinde nedeni bilinmeyen şişkinlikler, sertlikler,
iyileşmeyen yaralar,
Vücudun çeşitli yerlerindeki benlerde ve siğillerde, renk ve büyüklük değişmeleri,
Durdurulamayan kanamalar,
Ses kısıklığı
Geçmeyen öksürük
Nedeni anlaşılamayan ateş ye zayıflama,
Büyük aptes alışkanlıklarındaki değişiklikler.
Bir hastalıktan korunmak için o hastalığın nedenlerinin bilinmesi önemlidir. Bugün kanserin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Kansere karşı alınacak önlemlerde, yapılacak savaşta temel ilke; kanser etkenlerinden kaçınmak ve hastalığın erken tanımıdır.
Kanser konusunda sık sık uluslararası konferanslar, seminerler, kongreler düzenlenir. Bu toplantılarda kanserin nedenleri, kanserden korunma yöntemleri, hastalığın erken tanımı ve iyileştirme yolları tartışılır. Yeni bulgular, yeni ilaçlar tanıtılır. Ülkemizde de son yıllarda bu tür çalışmalara ağırlık verilmiştir. Doktorlarımızın kanser konusundaki araştırmaları, uluslararası toplantılarda ilgiyle izlenmektedir.
Tıp biliminin gelişmesi, insanların eskiye göre daha bilinçli yardım istemeleri, pek çok insanı kanserden kurtarıyor. Gün geçtikçe kanserden kurtulanların oranı daha da artacaktır.
Kanser hemen her organda görülmektedir. Ancak bazı organlarda daha çok dikkati çekmektedir.
Akciğer Kanseri: Ölüm oranı en fazla olan kanserdir. Sigara içenlerde daha sık görülür.
Sindirim Sistemi Kanseri: Mide ve Kalın bağırsak kanseri önemli organ kanserleridir.
Meme Kanseri: Elle tanımı yapılabildiğinden tedavi ve iyileşme oranı en çok olan kanser türüdür.
Kanser Savaş Haftası boyunca sergiler açılır. Hastalığın halka tanıtılmasına çalışılır. Gazetelerde, dergilerde, radyo ve televizyonda hastalıktan korunma yolları anlatılır. Yapılan araştırmalar yeni buluşlar, yeni ilaçlar açıklanır. Halk bu konuda aydınlatılır.
Bu hafta öğrendiklerimizi yaşamımız süresince unutmayalım. Bu konuda çevremizdeki insanları uyaralım. Kanserle ilgili en küçük kuşkuya düşüldüğünde hemen doktora başvurmak gerektiğini anlatalım. Unutmayalım; kanserin erken belirlenmesi, iyileşmesini çok kolaylaştırır.
www.memocal.com
İ.Ü. Onkoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Erkan Topuz, yine herkesi ekran başına kilitleyen açıklamalar yaptı.
Topuz, kanserle mücadelenin anne karnında başladığına dikkat çekerek hamile kadınların ve bebek sahibi insanların evde dikkat etmeleri gereken noktaları anlattı.
Erkan Topuz, bulaşık deterjanlarından, halıların temizliğine kadar çok önemli ayrıntılardan bahsetti. "Benim mücadelem bu yaştan sonra halkımızı kanserden korumaktır. Kanser tedavisi sonra geliyor. Bir korunma bin tedaviden evladır. Bunları ilk defa duyuyorsunuz ama gerçek bunlar. Ben bunları kendimi bu işe adadığım için anlatıyorum. Bu anlattıklarımı Türkiye ilk defa duyuyor. Belki dünyada da çok az duyan vardır" diyen Prof. Dr. Erkan Topuz, herkesi şaşırtan açıklamalar yaptı.
"Ben gerçekleri anlatıyorum. Ama çok fazla anlatmıyorum çünkü her şey sarsılabilir Türkiye'de" diyen Topuz'un sarsıcı açıklamaları şöyle:
-Evde sokakta giydiğimiz ayakkabılarla dolaşmamalılar. Eğer evde ayakkabı ile geziyorsak dışarıdan geldiğimiz ayakkabıları çıkartıp başka bir ayakkabı giymeliler. Çünkü dışarıdan giydiğimiz ayakkabı ile eve soktuğumuz pestisitler kanserin en önemli sebeplerinden bir tanesidir. (Pestisit: Tarım ürünleri, kimyasallar, egzozdan çıkan gazlar vs)
-Kanserle mücadele anne karnında başlıyor. Anne adayları aşırı miktarda vitamin almaktan kaçınsınlar. Çünkü bilinçsizce alınınca vitaminin içindeki kobalt, bazı aşırı miktarda minareller... Doktor bir tane yut diyordur ama çocuk gelişsin diye bir kaç tane yutuyorlar. Bu çocukta birikime sebep olabilir ve kansere neden olabilir.
-Gökkuşağının 7 rengini, ne buluyorlarsa, hepsinden günde en azından 3-5 tane yesinler. Her bir renkte bir şeyler var.
-Kırmızı et alsınlar gebeler haftada 2 kere. Özellikle balıkla beslensinler. Sağlıklı bir insanın kansere yakalanmaması için, bebeğin daha anne rahmindeyken vücudunun direncinin artması ve zehirleri alarak bağışıklık sisteminin bozulmaması lazım.
-En tehlikeli yer halıdır. Halı bütün pestisitleri tutar. Bu nedenle halıların temizliğine dikkat ediniz. Kesinlikle deterjanla temizlemeyin. Sirkeli su ile silin.
-Deterjan kullanınca muhakkak eldiven kullanın. Plastik eldiven kullanmayın, içine izci eldiveni giyin. Çünkü deterjanlar alerjiktir ve ufak dozlarda alındığı takdirde kronik olarak kanserojendir. (İzci eldiveni: Pamuk eldiven)
-Bulaşık makinasında kullandığınız deterjan da petrol ürünüdür, kanserojendir. Ne kadar yıkarsa yıkansın kalıntılar kalabilir. Eğer sağlığınızı düşünüyorsanız çıkardığınız bulaşıkları sirkeli suyla ya da limonlu suyla silin.
-Her türlü deterjandan kaçınız. Devamlı olarak zeytinyağı ve defne sabununu seçiniz. Ellerinizi, vücudunuzu hakiki zeytinyağ, defne veya fıstık yağından yapılan hakiki sabunlar da seçilebilir. Bunları örnek olarak söylüyorum. Deterjandan kaçıyoruz ve çok aşırı miktarda suyla duruluyoruz.
-Beyaz olan her türlü iç çamaşırınızı muhakkak yeni aldığınızda en az 2 kere kaynatınız. Çünkü bunlar beyazlatılmak için kanserojen maddelerle yıkanıyor.
-Oda spreyleri doğrudan doğruya petrol menşeli. Zehiri soluyorsunuz. Akciğerinize geçiyor ve dolaylı olarak bağışıklık sisteminizi bozuyor.
-Sebzeleri mevsiminde dondurup saklamakta fayda var. Yalnız bir kez çözülünce onu muhakkak pişirin. Mikro dalgada bir kere ısıtın. Ateşte ısıttıklarımızda ise bir kere ısıtınız. Çünkü bir dahaki sefere değeri ölür. DNA'yı bozar. DNA kırılması da kanserojene yol açar.
-Radyasyon kronik olarak kansere en çok yaklaştıran faktörlerden biridir. Televizyondan çok uzak duralım.
-Çocuklarınıza haftada 2 kez balık çorbası içirin ama içine zerdeçal koymak suretiyle. Soğan, sarımsak ve o mevsimin sebzesiyle yapmalısız. Çocuk anne karnındayken bu terbiyeyi almaya başlamalı.
-Gebeler haftada 1 kilo balık tüketmeli. Bu miktarın üzerinde balık tüketilmesine karşıyız. Çünkü en steril balıkta bile az civarda civa vardır. Bu balıklar dip balıkları olmamalı. Somon veya yüzey balığı, Akdeniz, Ege balığı olmalı. Marmara'nın dip balıklarını lütfen tüketmeyiniz.
-Kanola yağı kızartma için en uygun yağdır. Onun dışında birinci seçeneğimiz zeytinyağdır. Memleketimizin iftihar edebileceği yağdır. Fındıkyağı da tercih edilebilir.
-Çocuklarımız fastfood türü yiyecekleri 15 günde bir yiyebilirler. Ama haftada 3 kez yedikleri takdirde beyin tümörlerinde, lenfomalarda ve lösemilerde 3 kat artış gözükecektir. Çocuklarımıza arada bir verebiliriz. Ama dışarıdaki yiyeceklerin nasıl kızartıldığını bilmiyorsunuz. Ona göre hareket edin.
-Çocuklara meyve ve yoğurdu bol yedirelim. Ancak yoğurdu prebiyotik ve ev yoğurdu olarak kullanalım. Yoğurdunuzu evde yapın. Peynir ve çökelek fazla miktarda yiyin. Keçi peyniri çok faydalıdır.
-Çocuklarımızı beyaz un, beyaz şeker ve tuzdan koruyalım.
-Belki tuzcular üzülecekler ama Konya'ya akan kanalizasyonlar ve kirletici sularla, Türkiye'nin en büyük tuzunu karşılayan Tuz Gölü'müz maalesef torbaların içinde çok iyi steril edilmedikleri takdirde bize kanseri ufak ufak taşıyorlar. Bu nedenle kaya tuzunu tercih edin. Yani turşu kurduğunuz tuzu çekin ve çok az miktarda kullanın. Çünkü tuz da kanserojendir.
-Amerika'daki çocukların tombul olmasının sebebi her şeye şeker katmalarıdır. Ucuz beslenmedir.
-En faydalı gıdalardan birisi cevizdir. Daha sonra fındık ve bademdir. Ayçiçeği açık alın. İşlemden geçmemiş olacak, kavurup yiyebilirsiniz. Ama fındık, ceviz gibi yiyecekleri kabuklu alın. Çünkü içine böceklenmesin diye ilaç sıkılmaktadır. Sonsuz faydaları olan yiyeceklerdir. Günde bir avuç muhakkak tüketiniz.
-Elma dünyanın en faydalı gıdalarından birisidir.
-Plastik, bakır, alüminyum kap kullanılmamalı. Porselen, cam ve çelik kullanın. Meyveleri de bu tür kaplarda yıkayın. Bunların içine litresine göre 9-10 çorba kaşığı elma sirkesi atın. Aşağı yukarı yarım saat bekletin. Sonra tekrar yıkamayın. Tekrar mikrop alır.
-Meyvelerin üzerine parlak görünmesi için mum sürülüyor. Bunları hakiki zeytinyağlı sabundan geçirdikten sonra elma sirkeli sudan geçirin. Ya da elma sirkesi ile ovun. Meyveyi kabuğuyla tüketin eğer sterilse.
-Lahana, marul gibi yiyeceklerin ilk dört kabuğunu çöpe atın. İstediğiniz kadar yıkayın bunların üzerindeki pestisitleri temizleyemezsiniz. Çaresi yok.
-3 ayda bir suyunuzu değiştirin. Çok muhteşem sularımız var ama ne olursa olsun tabiatı rezil ediyoruz. Satın aldığımız sularda az miktarda da olsa kanserojen dozlar karışabilir. Bunlar kontrollü sular ama 3 ayda bir değiştirmek gerekiyor.
-Plastik her yerde zehir. Plastik bardaklar, kaplar, plastik herhangi bir şey... Ben ona girmiyorum bu lafı söylersem yer yerinden oynar. Bu plastikler ev yapımına girdiler. Doğrudan doğruya inşaat malzemesi olarak kullanıyorlar. Çok bilinçli olun, çok iyi markalar kullanın. Bunları söylemem demek Türk ekonomisiyle oynamam demek. Ben insanlara kendimi adadım, onun için kimseden korkmuyorum açık açık söylüyorum.
-Meyva suyu yerine posasıyla tüketin. Biz kanserli hastalara suyunu veriyoruz. Meyve suyuna geçmeyen çok madde posada kalıyor. Bu şekilde kolon ve miğde kanserinden korunmuş oluyorsunuz.
-Bakır, özellikle beyin tümörlerinde ön plana çıkıyor. Çok iyi kalaylı olursa bu etki azalıyor. Ama kulağınıza bakır küpe bile takmayın.
-Çocuklarımızı yeşil plastik sahalarda oynatmayınız. Plastik çimenler sentetiktir ve kanserojen madde alabilirler.
-Havuzların iyi temizlenmesine dikkat ediniz. Ozonla temizlemek en fazladır. Aşırı klorluysa yine kansere hazırlık yapıyorsunuz spor yerine.
-Bütün beyazlatıcılardan kaçınız. Çocuklarımızın kullandığı o pırıl pırıl bembeyaz defterler klorla temizleniyorlar. Bunlarla temizlenmemiş defter kullansınlar. Kullandıkları boyalarda da kanserojen etkisi vardır.
KANSER DALGA DALGA GELİYOR
Prof. Dr. Erkan Topuz, verdiği şu çarpıcı bilgi ise kanserin boyutlarını açıkça ortaya koymaktaydı: "Kanser dalga dalga geliyor. 2020 yılında 20 milyon insan kansere yakalanacak. Ama eğer bunları yaparsak belki bunu 15 milyona indirebiliriz. O yüzden gözümüzü açalım. Bu iş çocukluktan başlıyor. Çocuklarımıza bu terbiyeyi vermek zorundayız. Ailedeki çocuk annesini taklit eder. Anne ne yiyorsa çocuk da onu yer."
Erkan Topuz, yaptığı açıklamalar nedeniyle bir takım sektörleri zor duruma soktuğu eleştirileri için ise, "Benim için insan sağlığı birinci plandadır. Ekonomi ikinci plandadır. Bir insanın kanser olması durumunda devlete ve millete verdiği zarar milyarlarca dolardır. O yüzden dikkatli olduğunuz takdirde ekonomiye de katkınız olur. Aslında ben bunları anlatarak Türkiye'nin ekonomisini de kurtarıyorum farkında değiller" diye konuştu.
Okunacak en büyük kitap insandır.
ben teşekkür ederim sizlere anlayışınızdan dolayı burda dağınık olur ana sayfada sağlık konusu açalım adminde onaylarsa tabiki o başlık altında mesela kanserin konusu farklı olur diğer hastalıkların konuları farklı olur biyerde derli toplu iyi bunu hemen faliyete geçirelim
arkadaşlar akdeniz anemisi hakkında bilgi verebilecek var mı? internetten baktım ama. istediğimi bulamadım.
saygılar.
bu şimdi bizim bildiğimiz kanser değil demi?
sagol ferhat aydınlattığın için. ya ben de araştırdım da kanserle bir ilgisi var mı diye düşündüm. onu çözmemiştim.
Bilim ÖdülüAkdeniz anemisi (Talasemi), dünyanın birçok ülkesinde görülenkalıtsal bir kan hastalığıdır. Akdenizi de içine alan bir kuşak bo -yunca İtalya, Yunanistan, İspanya, Kıbrıs, Türkiye’nin güney vebatı kıyılarında ve uzakdoğu ülkelerinde sıklıkla görülür. Akde -niz anemisinin iki şekli vardır: Akdeniz anemisi taşıyıcılığı(Talasemi minor) ve Akdeniz anemisi hastalığı (Talasemi major).Taşıyıcılar hasta geni taşımalarına karşın tümüyle sağlıklıdırlar.Taşıyıcı oldukları ancak kan testiyle meydana çıkarılır. Anne vebaba taşıyıcıysa çocuklarına geçirdikleri hatalı genle Akdenizanemisi hastalığına neden olabilirler. Akdeniz anemisi hastalığıerken çocukluk döneminde başlayan, kan aktarımı gerektirenağır bir klinik tablodur.
Nasıl Bir Hastalık?
Akdeniz anemisi alyuvarlarda bu-lunan hemoglobin molekülünün ka-lıtsal bir hastalığıdır. Hemoglobinmolekülünde, globin zincirlerindenbir ya da birkaçının sentez hızındaazalma ya da tüm yokluk söz konusu-dur. Türkiye’de en çok görülen, betazincirlerinin sentez hızındaki azalmaya bağlı olan beta talasemidir. Betazincirleriyle birleşmesi gereken alfazincirleri, kararlı tetramer oluşturma-dıklarından, kemik iliğinde, alyuvar-ların henüz olgunlaşmamış erken dö-nemlerinde, hücre içinde çöker vekırmızı kürelerin parçalanmasına yolaçarlarlar. Bunun sonucuysa kansız-lıktır. Akdeniz anemisinde, alyuvarlarhemoglobin sentezi azaldığı için içle-ri boş görülür. Tanıda bu görünüm ilkbasamak testi olarak önemlidir. Bozu-lan dengeyi düzeltmek için önceliklekemik iliği normalin 10-15 katına ka-dar varabilen sayıda kan hücreleri yapımına başlar. Fakat etkili olamaz.Hemoglobindeki genetik sorun hâlâsürdüğü için bu hücreler de erkendenyıkılır. Karaciğer ve dalak gibi kan ya-pan diğer organlarda da yeniden kanyapımı başlar. Kemik iliğinin çok ça-lışması ve genişlemesi sonucu özel-likle yüz kemiklerinde değişikliklerolur ve yüzün görünümü bozulur. Al-yuvarların parçalanması ile açığa çı-kan demire ek olarak tedavi amacıylayapılan kan aktarımları sonucu, vü-cutta demir birikir. Ayrıca yeni eritro-sitler için demirin emilimi de artmak-tadır. Bütün bu saydığımız nedenlerle biriken demir, kalp kası, karaciğer,pankreas gibi çok önemli organlaraçöker ve bu yeni sorunlar hastalıktablosunu daha da ağırlaştırır.
Belirtileri
Akdeniz anemisinde çocuk doğ-duğunda normaldir. 5-6 aydan sonrakansızlık belirtileri ortaya çıkar. Buaylardaki çocuklarda kansızlık en çokdemir eksikliğinden kaynaklandığıiçin, ilk akla gelen demir eksikliğianemisidir ve hatalı olarak demir te-davisi yapılır. Akdeniz anemisi böylebir tedaviyle düzeltilemeyeceğinden,belirtiler ağırlaşarak sürer. Karın bü-yür; çünkü dalak ve karaciğer büyü-mektedir. Çocuğun iştahı yoktur, ge-lişmesi yavaşlamıştır. Daha sonra is-kelet sisteminde de değişiklik olur.Burun kökü çöker, elmacık kemikleridaha belirgin hale gelir. Eğer, henüzbu bulgular ortaya çıkmadan, doğrutanı konur ve erkenden uygun tedavi-ye başlanırsa, organ büyümesi olmaz,yüz görünümü değişmez ve gelişmede normale yakın olur.Türkiye’nin bazı bölgelerindeAkdeniz anemisi taşıyıcı oranının çokyüksek olduğuna daha önce değin-miştik. Henüz incelenmeyen bölge-lerimizin sayısı da az değildir. Yakınzamana kadar incelenmeyen bölge-lerden biri de Muğla ve civarıydı.Ekibimizle Muğla’ya gittiğimizde dü-zenlediğimiz toplantılar çok ilgi çekti
Kayboldum...
Melatonin denilen hormon beyinde ve sadece 23:00 ile 05:00 saatleri arasinda salgilanan bir hormondur. Hormonun temel görevi vucudun biyolojik saatini koruyup ritmini ayarlamak. Jetlag denilen hadisenin sebebi de bu hormon. Hormon diger aktioksidan tesirlerini de güçlendiriyor, kanserli hücrelerekarsi koruma sagliyor, Üreme sistemiyle baglantisindan> tutun da yorgunluk, isteksizlik gibi durumlarin nedenlerini de olusturabiliyor. Su anda bu hormon yaslanmayi geciktirici etkisinden dolayi da üzerinde önemle durulan bir hormon. isin can alici noktalarindan birisi hormonun cocuklar üzerindeki tesiridir. Avrupada lösemili ve kanserli çocuk sayilarinin artmasindan sonra yapilan arastirmalar sonucunda ailelerden istenen bir hususda cocuklarin kesinlikle karanlik ortamlarda yatirilmalari.Çünkü melatoninin güçlü salgilanmasinin kansere karsi koruyucu etkisi oldugu biliniyor. Ancak bu hormon isiga duyarli. Deneylerde uyuyan kisinin hormon salgisi izlenirken ışığın açıldiginda hormonun azaldigi, karanlikta yogun olarak salgilandigi tesbit edilmis. Bilimsel bir gerçek. Lütfen karanlikta yatin ve çocuklariniz uyurken isigi kapatin.. Unutmayin körlerde kanser olma orani 0' a yakindir.
Ayrıcageceleri, televizyon, bilgisayar ve cep telefonu vb. elektronik aygıtların olmadığı ya da prize takılı bulunmadığı bir ortamda uyumaya çalışın, prize takılı olan aygıtlar siz uyurken, enerjinizden çalarve zinde kalkmanızı zorlaştırır. (Dolayısıyla da 2 saatte alacağınız uykuyu 4 saatte alırsınız.)
Hayat dediğin
1 çay,
İnsan ise sadece 1 şeker
Kariştirdıkça hayattan tat aldığını sanırsın
Oysa ki;
Hayatın seni erittiğini çay bitinçe anlarsın!!!
İNFERTİLİTE
İnfertilite, yani istenildiği halde çocuk sahibi olamama pekçok toplumda önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İnfertilite görülme sıklığı toplumlar arasında büyük farklılıklar göstermez. Tüm dünyada çiftlerin yaklaşık yüzde onbeşi infertilite nedeni yardımla üreme tekniklerine başvurmak zorunda kalmaktadır. Bu çiftlerin büyük bir kısmında gebe kalamamanın nedenini açıklayacak sebepler bulunabilirken, yaklaşık yüzde 10-12'sinde herhangi bir patoloji tespit edilemez. Bu çiftler açıklanamayan infertilite olarak adlandırılırlar.
EN YAYGIN OLARAK GÖRÜLEN İNFERTİLİTE NEDENLERİ
a. Yumurtlamaya ait nedenler: Olgun yumurta hücresinin gelişmemesi, yumurtlama olmaması, yeterli kalitede yumurta üretilememesi.
b. Rahim ağzına ait nedenler: Enfeksiyon, tümör, salgı yetersizliği.
c. Rahime ait nedenler: Rahmin olmayışı, rahmin şekil bozukluğu ( rahim içinde perde olması) , bazı myomlar.
d. Tüplere ait nedenler: Tüplerin olmaması, doğuştan tıkanıklığı, geçirilmiş enfeksiyon, ameliyat, endometriozis gibi nedenlere bağlı yapışıklıklar sonucunda meydana gelen tıkanıklıklar gibi yumurta iletimini bozan nedenler.
e. Diğer nedenler: Endometriozis olarak adlandırılan rahim içini döşeyen hücrelerin rahim dışında bulunması, bağışıklık problemleri, üreme organları bozuklukları, psikolojik ve cinsel problemler.
ERKEĞE AİT NEDENLER:
Çiftlerin %40-45'sinde infertilite nedeni erkeğe aittir.
sperme ait bozukluklar :
a. spermde sayı ve hareket azlığı, şekil bozukluğu ( sayı 20 milyonun, ileri hareket % 50'nin, normal yapıda sperı7ı % 14'ün üzerinde ise sperm normal kabul edilebilir)
b. Erkek üreme sisteminde erkek tohum hücreleriningeçişini etkileyen bir tıkanıklık
c. Varikosel, hidrosel, torbalara inmiş fıtık, inmemiş test.is.
d. Diğer nedenler: Enfeksiyonlar, travmalar, hastalıklar, psikolojik ve cinsel problemler .
HEM KADIN HEM ERKEĞE AİT NEDENLER:
Çiftlerin %20-25'inde infertilite nedeni hem kadına hem erkeğe aittir.
a. Yumurtlama sorunu & sperm sayısı azlığı
b. Tüplerde enfeksiyon & spermin yapı bozukluğu ve benzeri durumlar.
AÇIKLANAMAYAN İNFERTİLİTE:
İnfertil çiftlerin yaklaşık %10-15'inde infertilite nedenini açıklayacak herhangi bir neden bulunmamaktadır. Kadın ve erkek araştırıldığında, gebeliğin oluşmasına engel olabilecek herhangi bir problemin saptanamadığı olgulardır
YARDIMCI ÜREME TEKNİKLERİ:
Çocuk sahibi olma konusunda herhangi bir problemle karşılaşan çiftlerde çeşitli tetkikler ile bu olumsuzluğun nedeni araştırılır. Belirlenen nedene yönelik çeşitli ilaç tedavileri ya da cerrahi tedavi uygulanır. Bu girişimlerden sonuç alınamadığı taktirde, yardımcı üreme teknikleri olarak da bilinen Tüp Bebek mikroenjeksiyon veya TESE yöntemlerine başvurulur. Çiftlerin çoğu için bu yöntem en son ve en iyi ümit kaynağıdır.
İN VİTRO FERTİLİZASYON VE EMBRİYO TRANSFERİ (IVF-ET) NEDİR ?
In vitro fertilizasyon; kadının yumurtalıklarından bir ya da daha çok sayıda olgun yumurta hücresinin alınarak, bunların kadının eşinden alınan sperm ile vücut dışında özel bir ortamda döllenmesidir. Embriyo transferi ise döllenen bu yumurtaların rahime yerleştirilmesidir.
IVF ET YÖNTEMİNİN UYGULANDIĞI DURUMLAR
· In-vitro fertilizasyon · Herhangi bir nedenle tüpleri tıkalı ya da hasar görmüş kadınlarda,
· spermleri sayıca az ya da sperme ait yapısal bozuklukların olduğu durumlarda,
· Erkek ya da kadına ait bağışıklık problemlerinde, ·
· Bazı endometriozis olgularında,
· · Nedeni açıklanamayan infertil çiftlerde uygulanır.
MİKROENJEKSİYON (ICSI) ve TESE YÖNTEMİ NEDİR ?
Yumurtalıklardan alınan yumurtanın içerisine tek bir spermin laboratuarda enjekte edilerek döllenmenin sağlanması işlemidir. Eğer erkek sperm üretemiyor ise testislerden sperm alınması (biopsi ile) işlemine TESE denir.
MİKROENJEKSİYON YÖNTEMİNİN UYGULANDIĞI DURUMLAR
· IVF -ET yöntemi ile döllenmenin gerçekleşmediği durumlar
· Sperm sayısı ve hareketinin az olduğu durumlar
· Sperme ait yapı bozukluklarının olduğu durumlarda uygulanır
Erkek İnfertilitesinde Tedavi seçenekleri
Hormonal (Endokrin) Bozukluklarda Tedavi
soru:
Eğer testosteron düzeyi düşük ise testosteron dışardan takviyesi ile kısırlık tedavi edilebilir mi?
cevap:
Hayır. Testosteron hormonunun düşük olduğu durumda dışarıdan testosteron hormonunun verilmesi tam tersi az olan sperm yapımınıda durdurur. Aynı şekilde kas yapısını arttırmak için sporcuların kullandığı androjenlerde sperm yapımını bozar. Bunun yerine testistlerde sperm yapımını artıracak ilaçlar verilmelidir.
soru:
Doğuştan beyinden salgılanan hormonların eksikliğinin (hipogonadotropik hipogonadizm) tedavisi mümkün mü?
cevap:
Evet. Hipogonadotropik hipogonadizm ilaçlarla tedavisi mümkün olan nadir erkek infertilitesi nedenlerindendir. Genellikle kıllanma azlığı, jinekomasti, testislerde gelişme geriliği gibi bulgulara rastlanır. Hastaların meni testlerinde azoospermia görülür. Hormon analizleri yapılarak teşhis konulur. Tedavide beyinden salgılanan ve sperm-testosteron yapımını sağlayan hormonların (FSH-LH) dışarıdan verilmesi (İğne şeklinde) gerekir. Ancak bu tedavi kısa süreli değildir, düzenli ilaçlarını kullanan hastalarda 6 aydan önce az oranda hastada sperm çıkışı görülmekle birlikte 12. ayda %70-80 oranında sperm çıkışı görülür.
soru:
Hormon tedavisi sonrasında sperm çıkışı olmayan hastalarda nasıl tedavi uygulanır?
cevap:
Hormon tedavisini düzenli bir şekilde 1 yıl kadar uygulayan ancak menide sperm çıkışı görülemeyen erkeklerde testis dokusundan sperm araştırılması yapılarak sperm elde edilebilir.
Tıkanıklığa Bağlı sperm yokluğunda tedavi
Cerrahi olarak vas deferensin çift taraflı bağlandığı (Vazektomi) veya scrotal cerrahi/inguinal cerrahi sonrasında vas deferensin zarar gördüğü olgularda tıkanık bölgenin çıkarılarak vas deferensin uç uca yeniden bağlanması ile (Vazovazostomi) tedavi edilir. Epididimdeki tıkanıklıklarda ise yeniden vas deferensin epididime bağlanması (epididimovazostomi) ile tıkanıklık açılabilir. Bu iki cerrahi girişimde mikroskop altında mikrocerrahi yöntemle yapılır. Bu operasyonların başarısı cerrahın bu konudaki eğitimi ve tecrübeleri ile doğru orantılıdır. PESA (Perkutan Epididimal Sperm Aspirasyonu): Lokal anestezi sonrası ciltten iğne ile girerek epididimden sperm elde etme tekniğidir. MESA (Mikro Epididimal Sperm Aspirasyonu): Açık cerrahi yöntemle epididimin mikroskop altında gözlenerek kanallardan sperm elde edilmesi yöntemidir. Daha iyi kalitede sperm elde etmeyi sağladığından bu yöntemi kullanmaktayız. MESA Video TESA (Testiküler Sperm Aspirasyonu): Testise ciltten iğne ile girilerek sperm elde etme yöntemidir. Sperm yapımının normal olduğu olgularda bazen uyguladığımız yöntemdir. Ejakulatuar kanal tıkanıklığı: Çok az miktarda meni çıkan bu hastalarda tanı trans rektal ultrasonografi ile konulur. Prostat bölgesinde taş, kist veya geçirilmiş enfeksiyona bağlı bir yapışıklık sonucu tıkanıklık olabilir. İdrar yolundan girilerek yapılan endoskopik (Kapalı ameliyat) yöntemi ile bu bölgedeki tıkanıklık açılmaya çalışılır.
Tıkanıklığa Bağlı olmayan sperm yokluğunda tedavi
Nonobstruktif azoospermia teşhis edilen erkeklerde dokuda sperm arama işlemi için Mikroskop eşliğinde TESE yöntemi yani Mikro TESE operasyonu uygulamaktayız. Yeni operasyon tekniğinde testisin tek bir kesi ile tamamen açılması ve dokunun mikroskop ile 20 kat büyütülerek sperm yapımı olan bölgelerin tespiti ve o bölgelerden doku örneklerinin alınması şeklinde yapılmaktadır. Dolayısıyla eskiden uygulanan çoklu biyopsi yönteminden başarı şansı daha yüksektir ve daha fazla sayıda sperm elde etme mümkün olmaktadır. Kişinin testisinden doku kaybı mikro cerrahi yöntemde çoklu biyopsi yöntemine göre 70 kat daha az olmaktadır. Bu da operasyondan testislerin en az zarar görmesini sağlayarak, testosteron hormonu salgılanmasını minimal etkilemektedir. Mikroskop altında yapılan mikro cerrahi yöntemin diğer bir avantajı testis dokusunu çevreleyen kapsüldeki damar yapısının görülerek, testisi besleyen damarlara zarar vermeden kesi yapılmasıdır. Bu operasyon sonrası olası komplikasyonları minimal düzeye indirgemektedir.
soru:
Özellikle hangi azoospermik kişilerde bu operasyon önem taşımaktadır?
cevap:
Klinefelter's Sendromu olarak adlandırılan ve toplumda ortalama doğan 500 erkeğin birinde tespit edilen genetik hastalıkta; testis boyutlarının normalin altında oluşu (2-3 ml hacimde), testosteron (erkeklik hormonu) düzeyi düşüklüğü ve menide spermin bulunmaması (azoospermia) sonucu kısırlık mevcuttur. Bu erkeklerde özellikle mikro TESE operasyonu ile sperm araştırılması yapılmasını öneririm
soru:
Mikro TESE operasyonu uygulanan ve sperm bulunamayan bir kişiye tekrar operasyon önerir misiniz?
cevap:
Mikro TESE operasyonu yaptığım ve sperm elde edemediğimiz erkeklerde yeniden operasyonu önermiyorum.
soru:
İnmemiş testis nedeniyle operasyon geçirmiş erkeklerde azoospermia varsa sperm bulunabilir mi?
cevap:
Evet. Bizim serimizde testisi kanal içerisinde kalan ve orşiopeksi operasyonu geçiren erkeklerde %60 oranında mikro TESE yöntemi ile sperm elde edilmiştir.
soru:
Çok az sayıda spermi çıkan erkeklerde mikroenjeksiyon günü yeterli sperm menide çıkmazsa TESE de bulunma ihtimali nedir?
cevap:
Yaptığımız çalışmada Mikro TESE yöntemi ile menide çok az sayıda spermi olan erkeklerde işlem günü yeterli sperm elde edilemezse operasyonla sperm bulma ihtimali %85 olarak tespit edilmiştir. Nonobstrüktif azoospermik grupta ortalama %50 civarında olan bu oran kriptozoospermik olan bu grupta anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.
soru:
Kabakulak hastalığı sonrasında azoospermi gelişmiş olan erkeklerde Mikro TESE ile sperm elde etme olasılığı nedir?
cevap:
Mikro TESE operasyonu ile kabakulak hastalığı sonrası azoospermia olan 6 hastamızın 6'sında da sperm bulma başarısını yakaladık. Özellikle tubul yapısının ileri düzeyde bozulduğu ve fibrozise benzer bir yapının geliştiği bu grupta Mikro TESE ile çok başarılı sonuçlar aldık
MEME KANSERİ NEDİR ?
Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu süt bezleri ve kanalları döşeyen hücrelerin, yukarıda tanımladığımız şekilde, kontrol dışı olarak çoğalmaları ve vücudun çeşitli yerlerine giderek çoğalmaya devam etmelerine meme kanseri denir.
MEME KANSERİ RİSK FAKTÖRLERİ NEDİR ?
Bazı özellikleri taşıyan kadınlarda, meme kanserinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Bu özelliklere risk faktörleri diyoruz. Bu risk faktörlerini taşıyan kişilerin mutlaka meme kanserine yakalanacakları söylenemez. Sadece, bu faktörleri taşımayanlara göre, daha fazla meme kanserine yakalanma olasılıkları olduğunu biliyoruz. Bu faktörleri taşımayan kişiler de meme kanserine yakalanabilirler. Meme kanserine yakalanan kadınların yarısı, bu risk faktörlerini hiç taşımamaktadır. Bu nedenle, risk faktörlerinin taşımayan kişiler de olağan kontrollerini yaptırmalıdırlar
Yaş:
İleri yaş önemli bir risk faktörüdür. Yeni meme kanseri tanısı konan kadınların % 70’i, 50 yaş üzerindedir. Diğer bir deyimle, yaşı 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, yaşı 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazladır. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki her kadın, mutlaka yılda bir defa hekime baş vurarak muayene olmalı ve mamografi dediğimiz meme filmini çektirmelidir.
Östrojen hormonu tedavisi görenler: Menopoz nedeni ile uzun süre östrojen tedavisi ( 10 yıldan fazla) gören kadınlarda, meme kanseri oranı artmaktadır. Fakat, hormon tedavisi almayan kadınlarda da, kalp hastalıklarında ve osteoporoz gibi sorunlarda artış ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, menopoz yakınmalarının azaltılması amacı ile, östrojen verilmesi önerilebilir fakat, mutlaka bir hekim kontrolu altında yapılmalıdır.
Sigara: Sigaranın kesin bir etkisi gösterilememiştir. Fakat, genel sağlığı etkilediğinden dolayı bırakılması önerilmektedir. Şişmanlık ve yağlı beslenme: Bazı çalışmalarda şişmanlığın, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda meme kanserine yakalanma riskini artırdığı gözlenmiştir. Özellikle, doymuş yağların fazla bulunduğu yağlı et gibi yemekler ve yağlı süt ürünlerinin fazla alınmasının bu riski artırdığı ileri sürülmüştür.
ÇOCUK HASTALIĞI
Boğmaca
Boğmaca çoğunlukla 2 yaşından küçük çocuklarda görülen ve öksürük nöbetleri ile seyreden bir solunum yolları enfeksiyonudur. Bulaşıcı bir hastalıktır. Tedavi edilmezse akciğer hasarına ve sık tekrar eden bronşit ataklarına yol açar. Yeni doğan bebeklerde ise beyin hasarına, hatta ölüme neden olabilir. Genellikle küçük yaştaki çocuklarda görülür. Hastalıktan korunmanın temelini aşılama oluşturur.
Nedenleri
Boğmacaya sebep olan bakteri Bordetella pertussis adlı bir bakteridir. Kuluçka dönemi 7 - 14 gündür. Bakteri, hasta kişinin öksürük nöbetleri sırasında havaya yaydığı damlacıklar yoluyla bulaşır.
Belirtiler
Hastalık üç döneme ayrılır. Nezle dönemi 1 - 2 hafta kadar sürer. Bu dönemde göz yaşarması, burun akıntısı, iştahsızlık, halsizlik, gece gelen öksürük ve bazen hafif ateş görülür. Öksürük dönemi 6 haftaya kadar sürebilir. Art arda gelen ve çocuk sanki boğuluyormuş gibi derin bir iç çekme ile aralanan öksürük nöbetleri, öksürük sırasında nefessiz kalma, dudaklarda morarma, bazen öksürük nöbetlerinin ardından gelen kusma bu dönemin belirtileridir. İyileşme dönemi bir ay kadar sürer. Bu dönemde öksürük giderek azalmaya başlar.
Tedavi
Boğmaca hastalığının tedavisinde şunlar gerçekleştirilir: Antibiyotikler (Eritromisin veya Spiramisin) 10 gün süreyle kullanılır. Ağır öksürük nöbetlerini hafifletmek için kortikosteroidler 4 - 5 gün süreyle verilebilir. Sakinleştirici ve balgam söktürücü ilaçlar da kullanılabilir. Özellikle 1 yaşından küçük çocuklarda solunum desteği vermek amacıyla çocuğun hastaneye yatırılması gerekebilir.
Kabakulak
Tükürük bezlerinin iltihaplanması ile kendini gösteren akut bir enfeksiyon hastalığıdır. Alt çene kemiğinin hemen üzerinde tek veya çift taraflı şişkinlikle kendini belli eder. En sık 3 - 10 yaşlar arasında görülür ve bir kez yakalanıldığında hayat boyu bağışıklık kazanılır. Kabakulak aşısı 15. ayda kızamık ve kızamıkçık aşılarıyla birlikte yapılır. Aşı tek doz olarak deri altına veya kas içine uygulanır. Çok bulaşıcı bir enfeksiyon değildir. Her ne kadar çocukluk çağında geçirilen bir hastalık olsa da daha önceden bağışıklık kazanmamış ergenler ve yetişkinler bu enfeksiyona yakalanabilir. Yetişkinlerde genellikle tehlike yaratmaz. Testislerde şişme meydana gelirse mutlaka doktora gidilmelidir çünkü az da olsa kısırlık riski vardır.
Nedenleri
Hastalığa kabakulak virüsü (Paramyxovirus) neden olur. Virüs hasta olan kişinin öksürüğüyle dışarıya atılan hava damlacıklarının bir başkası tarafından solunması veya hastayla öpüşme gibi doğrudan doğruya temas yollarıyla bulaşır. Hastalık, belirtilerin başlamasından önceki iki gün ile belirtiler başladıktan sonraki dokuz gün arasında bulaşıcıdır.
Belirtiler
Kabakulak hastalığının belirtileri şunlardır: Alt çene kemiğinin hemen üzerindeki tükürük bezlerinde tek veya çift taraflı şişme, ateş ve halsizlik, baş ağrısı, boğaz ağrısı, bulantı, bazen dil altı tükürük bezlerinde ağrılı şişme, özellikle ergenler ve yetişkinlerde testislerin, yumurtalıkların veya pankreasın iltihaplanması. Bu bölgelerdeki iltihaplanma kendini karın ağrısı şeklinde belli eder.
Tedavi
Hastalık istirahat gerektirir, şikayetlere yönelik tedavi uygulanır, ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar verilebilir. Ağrıyı azaltmak amacıyla şişkinliğin üzerine sıcak veya soğuk uygulamalar yapılabilir. Hasta yumuşak gıdalarla beslenmeli ve bol sıvı almalıdır. Bütün belirti ve bulgular geçene kadar çocuk okula gönderilmemelidir.
Kızamık
Kızamık virüsü ile meydana gelen akut, döküntülü, bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Kızamık enfeksiyonu tüberküloz enfeksiyonunun tekrar aktif hale geçmesine, zatürreye , boyundaki lenf bezlerinin iltihaplanmasına, orta kulak iltihabına ve beyin iltihabına neden olabilir.
Hastalıktan korunma açısından zayıflatılmış canlı virüs aşısı 15 aylık çocuklara tek doz halinde uygulanır. Beslenme veya bağışıklık sistemi bozukluğu olan çocuklarda 6 ay sonra bir destek dozu daha yapılır. Salgın dönemlerinde 9 aylıktan büyük tüm çocuklara aşı uygulanabilir. Bu takdirde 15 ay tamamlanınca bir destek dozu daha yapılır.
Nedenleri
Kızamık virüsünün hava damlacıkları yoluyla kişiden kişiye geçmesi sonucu oluşan, oldukça bulaşıcı bir enfeksiyondur. Kızamık virüsünün kuluçka dönemi 10 - 14 gündür. Şikayetler başlamadan önceki iki gün ile döküntü başladıktan sonraki dört gün en bulaşıcı dönemdir. Bir kez geçirildiğinde hayat boyu bağışıklık bırakır.
Belirtiler
1 - 3. günler arası gerçekleşen hafif veya yüksek ateş, kuru öksürük, burun akıntısı, gözlerde kızarıklık, üst azı dişlerinin yanındaki dişetlerinde ve yanak içinde beliren, küçük beyaz noktalar (Koplik lekeleri) kızamık için tanı koydurucudur. 4 - 8. günler arası yüksek ateş (39 - 40 derece), karakteristik döküntü görülür. Döküntü, kulak arkasından başlayarak yüze, oradan gövdeye ve daha sonra da kol ve bacaklara yayılır. Bir süre sonra aynı sırayı izleyerek solar ve yerinde geçici bir renk değişikliği bırakabilir. Hastalık sırasında göz konjunktivası iltihabı (konjunktivit) görülebilir. Gözler ışığa karşı hassaslaşır.
Tedavi
Kızamık hastalığı geçiren kişinin 10 gün süreyle izole edilmesi uygundur. Ateş düşünceye kadar yatak istirahati gerekir. Şikayetlere yönelik tedavi uygulanır. Ağrı kesici, ateş düşürücü ilaçlar ve öksürük şurupları kullanılabilir. Bakterilere bağlı komplikasyon gelişmediği sürece antibiyotik tedavisi verilmemelidir. Kızamıklı bir çocukla temas eden kişilere (örn; aile üyelerine) gamma globülin yapılarak hastalık önlenebilir veya hastalığın seyri
Kızamıkçık
Kızamıkçık virüsü ile meydana gelen akut, döküntülü bir enfeksiyon hastalığıdır. Kızamıkçık özellikle hamilelerde tehlikelidir, anne karnındaki bebekte anormaliklere neden olabilir. Gebelikleri sırasında kızamıkçık geçiren annelerin çocuklarında %20 - 50 ihtimalle doğumsal bozukluklar görülebilir. Körlük, sağırlık ve kalp rahatsızlıkları en sık rastlananlardır. Özellikle kızamıkçık hamileliğin erken dönemlerinde geçirildiğinde bebekte doğumsal bozukluk riski daha yüksektir. Hamileliğin 20. haftasından sonra geçirilen kızamıkçıklarda risk sıfıra yakındır. Hastalık bir kez geçirildiğinde hayat boyu bağışıklık bırakır. Hastalıktan korunma amacıyla zayıflatılmış canlı virüs aşısı 15 aylık çocuklara tek doz uygulanır. Çocukluğunda kızamıkçık geçirmemiş kız çocukları ergenlik çağına kadar mutlaka aşılanmalıdır. Aşı canlı olduğu için hamilelikte kullanılamaz. Çocuk doğurma çağındaki erişkinler aşılandıktan sonra 2 ay süreyle hamile kalmamalıdır.
Nedenleri
Hasta kişiyle yakın temas veya hava damlacıkları yoluyla bulaşır. Virüsün kuluçka dönemi 14 - 21 gündür. Döküntü başlamadan önceki 10 gün ile döküntü başladıktan sonraki 15 gün bulaşıcı dönemdir.
Belirtiler
Kızamıkçık hastalığının belirtileri kulak arkasındaki ve boyundaki lenf bezlerinde büyüme, ateş ve nezle ile birlikte yüzde başlayarak gövdeye ve kollara yayılan, 1 - 3 günde solan döküntülü kızarıklıktır. Fakat hastaların yaklaşık yarısında döküntü hiç olmayabilir. Hastalık sırasında iştahsızlık, huzursuzluk, ağız mukozasında kızarıklık, eklemlerde ağrı görülür.
Tedavi
Çocuk, kızamıkçık süresince veya döküntü gelişmişse, döküntü kaybolduktan sonra bir hafta süreyle evde tutulmalıdır. Şikayetlere yönelik tedavi uygulanır. Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar kullanılabilir
Kızıl
Döküntülü bir enfeksiyon hastalığıdır. Daha çok 2 - 10 yaşlar arasındaki çocuklarda görülür. Tedavi edilmezse eklem iltihabına, sarılığa, böbrek ve kalp hastalıklarına neden olabilir.
Nedenleri
Kızıl, streptokokların toksini ile meydana gelen döküntülü bir enfeksiyon hastalığıdır. Hasta kişiyle yakın temas veya bakteri içeren hava damlacıklarının solunmasıyla bulaşır. Bakterinin kuluçka dönemi 3 - 7 gündür.
Belirtiler
Kızamıkçığın belirtileri genellikle ense veya göğüste başlayan açık kırmızı renkte yaygın döküntü, yüzde, gövdede, avuç içlerinde ve ayak tabanlarında deri soyulması, baş ağrısı, boğaz ağrısı, yüksek ateş, bademciklerde kızarıklık ve büyüme, boyundaki lenf bezlerinde büyüme, dil üzerinde küçük, kırmızı noktalardır.
Tedavi
Çocuklarda görülen diğer döküntülü hastalıklar (örneğin kızamık, kızamıkçık) gibi doğal seyrine bırakılmamalıdır. Tedavi sürecinde hastanın soyulma dönemi sonuna kadar izole edilmesi ve yatak istirahati yapması gerekir. Bu dönemde hastaya bol sıvı verilmelidir. Tedavide penisilin veya eritromisin 10 gün süreyle kullanılır. Ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar kullanılabilir. Fakat kesinlikle aspirin kullanılmamalıdır! Bu dönemde aspirin kullanımıyla bağlantılı olan ve oluşum mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamış "Reye sendromu" adlı ölümcül bir beyin hastalığı görülebilir.
KULAK BURUN BOĞAZ
Guatr
Guatr, boyunda bulunan trioit bezinin şişmesidir ama genellikle kolayca tedavi edilebilir. Guatr, sık karşılaşılan ve genellikle tehlikeli olmayan bir rahatsızlıktır. Tiroit bezinin büyümesidir. Büyüyen trioit bezinin etkinliğinde, bazen artma, bazen azalma olur. Guatr ve tiroit bezi ile ilgili hastalıklara kadınlarda daha sık rastlanılır. Bazı guatrlar ise, trioit hastalıklarından kaynaklanmazlar, nedenleri bilinmediğinden bunlara, "basit guatrlar" denir.
Nedenleri
Guatrın birkaç nedeni vardır ama en sık görüleni Grave hastalığıdır (daha çok "Basedow -Grave" hastalığı olarak bilinir). Tirotoksikoz ya da tiroit hormonunun aşırı salgılanması durumunda belirtiler zayıflama, sıcağa dayanıksızlık, çarpıntı ve kalbin hızlı çarpması, aşırı terleme ve sinirliliktir. Basedow - Grave hastalığında ayrıca göz patlaklığı oluşur. Tiroidin yetersiz çalışması genellikle bedenin kendi savunma mekanizmalarını (bağışıklık sistemini) tiroit bezine karşı kullanmasına bağlıdır. Nedeni bilinmemektedir ama bağışıklık sisteminin kendi bedenini tanımaması ile ilgili bir hastalıktır. Tiroidin yetersiz çalışmasına bir örnek de Hashimoto hastalığıdır (hashimoto tiroiditi). Bu hastalıkta da guatr oluşabilir. Tiroit hormonu yetersizliği belirtileri (miksödem) şişmanlama, saçların dökülmesi ve soğuğa dayanıksızlıktır. Tiroit kanseri ender görülür. Tiroidin bir virüsün etkisiyle iltihaplanması da guatr oluşturabilir, ama "tiroidit" (tiroit iltihabı) diye bilinen bu durum tedavi edilebilir.
Belirtileri
Tiroit bezi büyüdüğünde, boynun önünde, ademelmasının hemen altında görünür hale gleir. Şişkinlik, zorlukla fark edilebilecek boyuttan çok büyük boyutlara kadar ulaşabilir. Ancak guatrın belirtileri genellikle çok açık değildir. Hasta çoğunlukla, tiroit bezinin aşırı ya da yetersiz çalışmasının yol açtığı şikayetler nedeniyle doktora gider. Bazen de boynunda bir şişkinlik olduğunu fark eder.
Tedavi
Guatrlı hasta doktora gittiğinde, doktor yalnız şişliği elle muayene etmekle kalmaz, ayrıca tiroidin aşırı çalışması nedeniyle kan akımının artıp artmadığını araştırmak için o bölgeyi dinleme aletiyle (stetolkop) dinler. Ardından, bazı testlerde kandaki trioit hormonunun (tioksin) düzeyini saptar ve yüksek bulursa tirotoksikoz tanısı koyar. Hipofiz bezi fazla çalışıp tiroidi uyarıyorsa, guatrın nedeni miksödemdir. Bu muyaene yöntemleri dışında, iğneyle sıvı çekerek, mikroskopta inceleme de yapılabilir.
Basit guatr rahatsız edici boyutlardaysa, 8 ay (ya da daha fazla) süreyle tiroit hormonu verilmesi şişliği yok eder. Ancak çok büyüyerek göğse kadar inip soluk almayı ve yutkunmayı engellerse, ameliyata gereksinim duyulabilir. Tiroit yetersizliğine bağlı vakalar ağızdan tiroit hormonu verilerek tedavi edilir. Guatr yinelerse, ameliyat sorunu tam anlamıyla ortadan kalkar. Ayrıca hastaya içirilecek radyoaktif iyot ile aşırı çalışan tiroit dokusunu tahrip etmek olanaklıdır.
GENEL HASTALIKLAR
Baş dönmesi
Baş dönmesi çok sayıda zararsız nedene bağlı olabilir. Ancak gerçek baş dönmesi tıpta "vertigo" olarak adlandırılır ve bazen önemli bir hastalık belirtisidir. Baş dönmesi, içkulakta ve beyin sapındaki çok duyarlı denge sistemlerinden hasar ya da aksaklık sonucu ortaya çıkan, oldukça sık karşılaşılan, sıkıntı verici bir belirtidir. Ancak "baş dönmesi" terimi günlük dilde, bir an boşlukta kayıyormuş duygusunu anlatmak için de, yanlış da olsa, sık sık kullanılmaktadır. Bu türden baş dönmesi ile göz kararması ve fenalaşma duygusunun nedeni, beyne giden kan miktarının geçici olarak azalmasıyla,kısa bir süre için ortaya çıkan oksijen yetersizliğidir. Sağlıklı kişilerde, duygusal gerilim ya da birden ayağa kalkma gibi durumlarda olabileceği gibi, kansızlık (anemi) kalp hastalığı, dolaşım bozukluğu gibi ciddi hastalıklarda da görülebilir.
Fenalaşma duygusu, genellikle oturunca ve baş dizilerin arasına alınınca beyne giden kanın artmasıyla azalır. Ancak, görünürde hiçbir neden yoksa ve sık sık yineliyorsa, doktora başvurmak gerekir.
Nedenleri
Başın konumu, içkulakta bulunan duyarlı sistemlerle aralıksız izlenmektedir. Baş hareket edince içkulakta bulunan yarım daire kanallarındaki sıvı harekete geçer. Sıvının hareket etmesiyle, küçük sinir liflerine bağlı olan tüycükler uyarılır. Sinir lifleri, başın dönme hareketlerini beyne iletirler. Hareket ansızın durdurulduğunda, sıvı hareketini sürdürür ve beyin, başın dönmekte olduğunu bildiren bilgiler edinmeye devam eder. İçkulaktan gönderilen bilgiler, işlevi denge merkezlerinin gönderdiği bilgileri derleyip yorumlamak olan beyin sapına gelir. Beyin sapı, ayrıca, gözden ve öteki konum algılıyacılarından da, gövdenin durumuna ilişkin bilgi alır. Bu alıcılar, beyne, hareketin durduğunu bildirirler. Mesajların çelişkili olması, beyni şaşırtıp baş dönmesi yapar.
Doğal yani gerçek olmayan baş dönmesi genellikle iki nedene bağlıdır: Ya iç kulaktaki bir bozukluk sonucu beyne şaşırtıcı bilgiler yollanır, ya da beyin sapındaki bir hasar yüzünden gönderilen bilgiler doğru yorumlanamaz.
İçkulağın denge alıcılarını içeren sarmal biçimli, kıvrıntılı bölüme "labirent" adı verilir. Labirent enfeksiyonu (genellikle virüse bağlıdır), apansızın başlayan şiddetli bir baş dönmesine neden olabilir. Bu duruma "labirentit" denir. Bazen dönme duygusu çok güçlenip, kusma bile yapabilir ve en küçük baş hareketinde denge bozukluğu olabilir. Bu duruma "konumsal vertigo" denir. Geçmeyen konumsal vertigo ise, labirentte, içkulak enfeksiyonu sonucu oluşmuş küçük sert kütlelerin birikmesinden kaynaklanır. Sert kütleler, içkulaktaki duyu alıcılarının, yani küçük tüycüklerin yakınında bulunurlar ve baş hareket ettikçe tüycüklerin üstlerine doğru yuvarlanırlar. Uyarılan sinir uçları, bedenin hareketsiz oludğunu bildiren öteki alıcıların mesajlarına karşın, başın döndüğü izlenimini verir.
Baş dönmesinin bir nedeni de Meniere hastalığında içkulaktaki sıvı boşluklarının şişmesidir. İçkulaktan gelen uyarılar, beyin sapında bulunan ve "vestibüler çekirdek" adı verilen bir hücre grubunca değerlendirildiğinden, bu yorumlayıcı merkezin hasara uğraması da baş dönmesi de yapabilir. Yorumlama merkezindeki urların ve iltihap odaklarının belirtisi baş dönmesidir. Yaşlılarda, beyin sapını besleyen damarlarda damar sertliği olabilir, hatta damarlar tıkanabilir. Yeterli oksijen alamayan beyin sapı hücreleri çalışamaz hale gelirlerse, içkulaktan gelen uyarıların değerlendirilmesi aksamaya başlar.
Boyun kireçlenmesinde, bazen damarlar sıkışır. Başın ansızın çevrilmesi, kan akımını kısa süre için de olsa keserek, baş dönmesine neden olabilir. Birçok ilaç ve madde de baş dönmesi yapabilir. Bunların en iyi bilineni alkoldür. Fazla miktarda alınan alkol, çevrenin dönüyormuş gibi hissedilmesine yol açar. İlaçların yaptığı baş dönmesi, alınmakta olan ilaç dozunun fazla geldiğinin göstergesi olabilir. Bazı antibiyotikler ise, tansiyonu yükseltiklerinden, denge mekanizmalarını bozabilirler.
Belirtiler
Gerçek baş dönmesi, çevrenin dönüyormuş gibi hissedilmesidir yani günlük dilde, bir an boşlukta kayıyormuş duygusunu anlatmak için kullanılmaz. Bu türden (boşlukta kayıyormuş hissi uyandıran) baş dönmesi ile göz kararması ve fenalaşma duygusunun nedeni, beyne giden kan miktarının geçici olarak azalmasıyla,kısa bir süre için ortaya çıkan oksijen yetersizliğidir.
Tedavi
İç kulakta bulunan sıvının harekete geçmesi nedeniyle oluşan baş dönmesinden, ters yöne dönmekle kurtulunabilir. Ters dönme, sıvı hareketine duyarlı hücreleri ters yönde uyaracağından, öteki dönüşün etkisini yok eder. Gösterilerinde uzun uzun dönmek zorunda olan balerinler ve sirk sanatçıları ise, baş dönmesinden korunmak için sürekli alıştırma çalışmaları yaparlar.
Labirentit türü ağrıda ise sakinleştirici ilaçlarla beyin sapındaki denge merkezlerinde dönme duyusunun oluşması engellenebilir. Meniere hastalığının ise nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte belirtileri; şiddetli baş dönmesi, zor işitme ve kulakta çınlamadır. Meniere hastalığında görülen baş dönmesi, bazı özel ilaçlarla azaltılabilir. Ancak hastalık, kalıcı bir kısmi sağırlık yapabileceğinden, tedavisine en kısa zamanda başlanılması önemlidir.
İlaçların yaptığı baş dönmesi dozu azaltarak çözülebilir. Belli aralarla yineleyen baş dönmesi, vakit geçirmeden doktora gidilmesini gerektirir. Çoğu zaman baş dönmesi zamanla kendiliğinden yok olur. Bunun nedeni, beynin çelişkili mesajları yorumlamayı ve yanlış olanları dikkate almayı öğrenme özelliğidir
Baş ağrısı
Baş ağrısı, çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilen ve çok sık karşılaşılan bir durumdur, bu nedenle hemen herkesin evinde ağrı kesiciler bulunur. Aşırı gürültü, uzun süren öksürük, uykusuzluk ya da gerginlik gibi basit nedenler, sağlıklı insanlarda bilebaş ağrısına neden olabilir. Ne var ki, kulak, burun, boğaz enfeksiyonları, yüksek tansiyon ve beyin damarları zedelenmesi gibi ciddi durumlar da baş ağrısı yapabilir. Baş ağrısı geçmiyorsa, yineliyorsa ya da çok fazlaysa ve baştaki ağrının yanı sıra başka belirtiler de varsa, bir doktora görünmeye gerekir.
Nedenleri
Nedenin anlaşılması için ağrının tam yerinin ve niteliğinin bilinmesi gerekir. Bu yüzden doktora ağrının ne zaman ve nerenizde başladığını olabildiğince ayrıntılı olarak anlatmanın yararı büyüktür.
Doktor, genellikle gözleri muayene eder ve hastanın tansiyonunu ölçer. Gerekiyorsa, kafa röntgeni, elektroansefalografi ya da bilgisayarlı beyin tomografisi isteyebilir. Beynin kendisi ağrıya duyarsızdır; ama beyni besleyen damarların çeperlerindeki küçük sinir uçları basınç değişikliklerine son derece duyarlıdır.
Gerginlik ve yorgunluk gibi birçok durum, basıncı etkilediğinden, baş ağrısı yapabilmekte, ama bunu nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ağrı, "prostaglandin" denilen, maddeler aracılığıyla deriden, gözlerden, kulaklardan ve burundaki sinir uçlarından da beyne iletilebilir. En sık rastlanan baş ağrıları, soğuk algınlığı gibi hafif virüs enfeksiyonları ve aşırı dikkat ile endişe sonucu gelişir. Bu ağrılar, genellikle hafiftir. Migren, sinüs ve dişlerdeki sorunlar, gözdeki sorunlar, zehirlenmeler, nevralji, beyin urları, menenjit baş ağrısı yapar. Aşırı ölçülerde alkol ve tütün, baş ağrısını neredeyse kaçınılmaz kılar. Kirli havalı yerlerde oturmak, kurşun, karbonmonoksit zehirlenmeleri ve petrol gazları solumak da hafif, kronik baş ağrısı yapabilir.
Belirtiler
Baş ağrının sebeplerine göre ağrı belirtileri bölge ve şiddet açısından farklılıklar göstermektedir. Migren: Beynin bir yarısındaki kan damarlarının, önce kasılıp sonra gevşemesi sonucu oluştuğu sanılan, şiddetli bir baş ağrısı tipidir. Bazı kişiler migrene yatkındır; onlarda her çeşit uyarı ağrı nöbeti yapabilir. Baş ağrısından önce kendini kötü hissetme, bulanık görme ve ışık parıltıları görme gibi çeşitli belirtiler bulunabilir. Sinüsler ve dişler: Bu bölgelerin iltihabı, söz konusu bölgede duyarlılığın yanı sıra, baş ağrısı yapabilir. Gözler: Dikiş dikmek gibi, gözleri yoran işler ve görme bozukluğu olanların uygun gözlük takmaması kaş göz ve çevresinde ağrıya neden olur. Zehirlenmeler: Yüksek ateşle birlikte başın ağrıması, genellikle bakterilerin ürettiği toksit (zehirli) ürünlere bağlıdır. Başka toksik maddeler de baş ağrısı yapabilir. Yüksek tansiyon: Gerilime bağlı olan tansiyon yüksekliği, genellikle enseden başlayan bir baş ağrısına neden olur. Nevralji: "Nevralji" sinir ağrısı demektir. Baş ve yüz sinirleri nevraljisinde ansızın şiddetli baş ağrısı olur, bazen bir fırça ya da tarakla dokunmak bile ağrıyı başlatabilir.
Çok sık görülmemekle birlikte beyin urları, geçmeyen baş ağrısına neden olabilirler. Bu durumda genellikle kusma gibi başka belirtiler de ağrıya eşlik eder. Urun yerinin ve uygun tedavinin saptanması için hastanın dikkatle muayene edilmesi gerekir. "Menenjit", beyin ve omuriliği saran zarların iltihabıdır. Hasta şiddetli baş ağrısı ile ense sertliğinden yakınır ve ışıktan rahatsız olur. Menenjit için hastane tedavisi zorunludur.
Beyni besleyen kan damarlarının kaza sonucu hasar görmesi, kafatası ile beyin dokusu arasına kan sızmasıyla ya da kan pıhtısı oluşumuyla sonuçlanabilir. Bu durumun ilk bulgusu, apansızın başlayan şiddetli bir baş ağrısıdır. Bazen kendi kendine düzelebilir, bazen de cerrahi girişim gerektirir.
Tedavi
Belirtileri baş ağrısı ile başlayan birçok hastalık vardır. Bu yüzden hastanın vereceği bilgiler çok önemlidir. Hatta bazen tanı, muayeneye ya da testlere gerek kalmadan konulabilir. Bu nedenle hastanın başağrısının başlama zamanı, (varsa) ağrıdan önceki belirtilerini doktora söylemesi gerekir. Ağrı nöbetlerinin sıklığına ve ne kadar sürdüklerine ilişkin bilgiler de önemlidir. Hafif baş ağrılarının çoğu, aspirin gibi ağrı kesicilerle geçer. Aspirin etkisini, bedende, ağrıyı ileten prostaglandinlerin yapımını azaltarak gösterir. İlaç aldıktan sonra dinlenmek ve gevşemeye çalışmaktan başka yapılacak bir şey yoktur.
Ateş
Ateş bir hastalık değildir. Beden sıcaklığının artması olarak ortaya çıkan bir belirtidir. Hemen hepimiz soğuk algınlığı, öksürük ya da boğaz enfeksiyonu nedeniyle ateşlenmişizdir. Ateş çoğunlukla bakteri ve virüs enfeksiyonlarından kaynaklanır, ama bedenin herhangi bir yerindeki iltihap da ateşe yol açar.
Beden sıcaklığının değjşmesi
Beynin, bedenin otomatik işlevlerinin çoğunu düzenleyen bölgesi olan hipotalamus, beden sıcaklığını belirli sınırlar içinde tutar. Beden sıcaklığı yükselince kan deriye yönelik ve terleme yoluyla ısı kaybı olur. Sıcaklık düştüğündeyse kaslar glikoz yakarak ısı üretir. Kasların çalışmasındaki bu küçük artış genellikle fark edilmez, ama üşüme çok artarsa kasların çalışması da hızlanır ve kişi titremeye başlar.
Normal beden sıcaklığı
Normal beden sıcaklığı diye bilinen 37ºC, ortalama bir değerdir. Sağlıklı kişilerin normal sıcaklığı 35,6ºC ile 37,2ºC arasında değişir. Beden sıcaklığı sabah saat 4'ten başlayarak gün boyunca artar ve akşam 6'da en yüksek değerine ulaşır. Bu iki değer arasındaki fark, 1ºC'ı bulabilir. Ateşi yükselmiş kişilerin gece terlemeleri, günlük normal sıcaklık kaybının artmasından başka bir şey değildir.
Ateş
Ateşin çok yükselmesi öldürücü olabilir. 41,1ºC'nin üstündeki ateş, yetişkinler için tehlikelidir; 42,2ºC ise beyne kalıcı zararlar verebilir. Ancak böylesine yüksek ateşe çok ender rastlanır. Yüksek ateş çoğunlukla hastayı, ılık suya batırılmış bir süngerle silmekle düşürülebilir. Ateşin, enfeksiyon ya da başka hastalıklarla neden yükseldiği tam anlamıyla bilinememektedir. Bedenin savunma sisteminin en önemli bölümünü oluşturan akyuvarlar, "pirojen" adı verilen bir madde salgılar. Bu madde hipotalamusu etkileyerek beden sıcaklığının yükselmesine yol açar. Aspirin gibi ilaçlar ise, hipotalamusun gönderdiği sinyallerin iletimini durdurarak ateşi düşürürler.
Ateşin nedenleri
Ateşin en sık görülen nedenleri nezle ve boğaz ağrısı ile birlikte seyreden virüs enfeksiyonlarıdır. Virüslere karşı etkili bir tedavi bulunmadığından yapılacak tek şey ateş düşünceye kadar dinlenmektir. Yaygın olarak görülen öteki ateşli hastalıkların nedeni solunum yolları, idraryolları ve bağırsak enfeksiyonlarına yol açan bakterilerdir. Bakteriler tüberküloz, tifo ve apse gibi ateş yapan daha ciddi rahatsızlıklara da neden olur. Bakteri enfeksiyonları antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Tropikal bölgelerde ise ateşli hastalıklara, bakterilerden biraz daha büyük olan, bir hücreli asalaklar yol açarlar. Buna en iyi örnek sıtmadır. Bunlardan başka, birçok tümör ve ilaç da ateş yapabilir.
Çocuklarda ateş yükselmesi
Çocuklarda çok hafif bir enfeksiyonun etkisiyle bile ateş aşırı derecede yükselebilir. Bu yüzden tek başına ateş, çocuğun hastalık durumunun iyi bir göstergesi değildir. Görünüşü ve genel durumu çok daha iyi bilgi verir. İştahsızlık, kusma, durgunluk, ateşten daha önemli belirtiler sayılabilir. Çocuklarda ateşin en sık rastlanan nedeni virüs enfeksiyonlarıdır. Bunlara nezle, öksürük ve boğaz ağrısı da eşlik eder. Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği ve boğmaca gibi çocuk hastalıkları da ateşle seyreden hastalıklardır. Söz konusu hastalıkların çocuklukta geçirilmesinin iyi olduğuna inanılır. Bu bir ölçüde doğrudur. Sözgelimi yetişkinlerin kabakulak geçirmesi çok daha sakıncalıdır (erbezlerinde iltihap yapabilir). Kızamık ve boğmaca ise bütün yaşlarda oldukça sarsıcıdır, hatta bebekler ve çok küçük çocuklar için öldürücü olabilir. Bu yüzden en doğru yol çocukların aşılanmasıdır. Aşının tehlikesi, hastalığa yakalanmanın tehlikesinden çok daha azdır. Ateşi yükselen çocukların mutlaka yatmaları gerekmez. Yalnız başlarına yatak odalarında kalıp sıkılmaktansa, ailenin öteki üyeleri ile birlikte olmaktan daha mutlu olurlar. Ancak yine de yorulmamaları için dikkat etmek gerekir. Ateşli çocuklar yemek yemeleri için de zorlanmamalı, buna karşılık olabildiğince çok sıvı içmeleri sağlanmalıdır. Susuz kalma (dehidratasyon), özellikle bebeklerde ve küçük çocuklarda çok tehlikelidir.
Havale
Çocuklar, ateşleri çok çıkınca (39,7ºC'ın üstü), havale nöbetleri geçirebilirler. Havale genellikle bir ile üç yaşlar arasında olur ve beş yaşından sonra ender görülür. Ateşli çocuğun ateşini düşürmek ve havale riskini önlemek için aspirin ya da parasetamol verilebilir.
Çocuğun ateşi yükseldiğinde yapılması gerekenler
Ateşini ölçün, ama derecenin esiri olmayın. Çocuğun genel durumu daha iyi bir göstergedir. Dinlendirin. Okula göndermeyin. Bol bol sıvı içirin. Bu, susuz kalmaları çok tehlikeli olan bebeklerde özellikle önemlidir. Orta derecede ateşli bir çocuğu evde tutun ve oyalanmasını sağlayın. Yatağa yatması için baskı yapmanıza gerek yoktur. Yatak örtüleri hafif olsun. Ateşi düşürmek için aspirin ya da parasetamol verin. Özellikle yüksek ateşte havale nöbetlerini önlemek açısından bu çok önemlidir. Çocukta istem dışı çırpınma ve kasılmalar görürseniz, onu yalnız bırakmayın, doktor çağırın. Bulaşıcı bir hastalık söz konusuysa çocuğu doktorun muayenehanesine götürmeyin. Durumu telefonla anlatın.
Çarpıntı
Otobüse yetişmek için koştuğunuzda ya da korktuğunuzda kalbinizin çarpması normaldir. Ancak, nedensiz yere oluşan çarpıntılarda doktora görünmek gerekir.
Nedenleri
İnsanın, arada sırada, bir - iki saniye süreyle çarpıntı hissetmesi, özellikle sinirli ya da heyecanlıysa anormal değildir. Çarpıntı şikayetiyle doktora başvuranlarda ortaya çıkarılması gereken sorun, herhangi bir hastalığın olup olmadığıdır.
Kalp damarlarında bir daralma ya da tıkanmanın olduğu iskemik kalp hastalığı, özellikle de kalp kası bir kalp kriziyle hasar görmüşse, çarpıntı yapabilir. Damarlara hiç zarar vermeden yalnızca kalp kasını etkileyen hastalıklarda da (bunlara kardiyomiyopati ya da kalp kası hastalığı denir) çarpıntılar görülebilir. Kalpte, bir kapakçığın işlevlerinin engellenmeye başlaması da çarpıntı yapabilir.
Ancak, en sık görülen durum, çrapıntıların başka bir kalp sorunu olmaksızın, kalbin elektriksel zamanlama sistemiyle ilgili olmasıdır. Özellikle hasta gençse, neden, büyük olasılıkla budur. Çarpıntı nöbetlerinin ya da doktorların diliyle taşikardilerin (taşikardi kalbin, hızlı atması demektir) şiddeti hep aynı olmaz. Bazılarında yılda yalnız bir ya da iki kez, birkaç dakika süren nöbetler olurken, bazılarnıda her hafta ve her defasında saatler süren nöbetler olabilir. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, yalnız ikinci tipteki rahatsızlıkların tedavi edilmesi gereklidir.
Çarpıntıların çoğu kalp kökenli değil, ruhsal kökenlidir. Bunlar, anksiyete sonucu oluşurlar. Ankiseyete "biraz endişeli olmak" anlamına gelmez. Sık görülen bu anormal durum, hastanın sıkıntılı, hiçbir neden olmaksızın endişeli hatta korkulu olmasıdır.
Çarpıntılar, bazen de hormon bozukluklarından kaynaklanır. Aşırı çalışan bir tiroit bezi ('tirotoksikoz'), ender görülen bir böbreküstü bezi tümörü (feokromositoma) de salgıladığı adrenalin ile egzersizde kalp ritminin hızlandırdığı için, çarpıntıya neden olur. Kalp ile ilgisi olmayan çarpıntıların kötü sonuçlar doğurması beklenmez.
Kalp hastalığı olduğunda ise, kalbin hızlı tempodan normal ritmine geçememesi tehlikesi vardır ama bu da ender görülür. Doktorlar, kalbin hangi bölümünün taşikardiye yol açtığını saptamaya her zaman önem verirler. Bu, olayın tehlike derecesini belirlemelerini sağlar. EKG (elektrokardiyogram ya da kalp elektrosu), taşikardinin nereden doğduğunu gösterir; elektriksel sorunun kaynağı da uygulanacak tedaviye karar vermek için önemlidir.
Belirtiler
Aşağı yukarı herkes, çarpıntının ne olduğunu bilir. Kalp atımlarının belirgin bir biçim aldığı bu durumu anlatmak için "yüreğim göğsümden fırlayacakmış gibi oldu" ya da "yüreğim ağzıma geldi" gibi deyimler sık kullanılır. Çarpıntılar çok değişik biçimlerde görülebilir. Üç kat merdiveni, çıkabildiğiniz kadar çabuk çıkmışsanız, kalbinizin çok hızlı ve güçlü bir biçimde vurduğunu fark edersiniz. Bu, bütünüyle normaldir. Ama evinizde, televizyonun önünde rahatça otururken (korkunç bir film seyretmediğiniz sürece) aynı şey olursa, bunu anormal saymakta haklı olursunuz.
Tedavi
Çarpıntıları durdurmada ilaçlar çok etkili olabilir. Çarpıntının nedeni adrenalin fazlalığı ise -anksiyetede, tirotoksikozda, feokromositomada olduğu gibi - adrenalinin etkisini durduran ilaçlar çok yararlı olur. Kalp rahatsızlığı kökenli çarpıntılar içinse son yirmi yıl içindeki yoğun araştırmalar sonucu bulunmuş, birçok etkili ilaç vardır. İlaçların çarpıntıları önleyemediği ender durumlarda, özel piller takılabilir ya da kalp kasının elektriksel olarak anormal olduğu bölümünün çıkarıldığı bir ameliyat yapılabilir.
Fıtık
Fıtık, sık görülen bir sorundur. Bazen hiçbir rahatsızlık yaratmaz ama yaratsa da başarıyla tedavi edilebilir. Fıtık, bir iç organın, normalde içinde bulunduğu beden bölgesindeki zayıf bir noktadan dışarı çıkmasıdır. İki tip olabilir: Dış ve iç fıtık. Dış fıtıklarda bedende oluşan çıkıntı kolayca fark edilir; iç fıtık, sözgelimi hiatus hernisi ise, diyaframın zayıflığından ötürü ortaya çıkar. Fıtık en çok karında görülür. Bunlara yerine göre "kasık fıtığı" ya da "femoral fıtık" denir. Ayrıca göbek çevresinde (göbek fıtığı), karnın ortasında, üstte (epigastrik fıtık) ya da arka duvarında görünmeyen fıtıklar oluşabilir. Kasların iyi kaynaşmadığı ameliyat yaralarında da fıtık oluşabilir. Bunlara "ensizyonal fıtık" denir. Fıtık çoğunlukla, karın içi organları çevreleyen ince periton zarından oluşan bir kesenin, kaslardaki zayıf bir noktadan dışarı çıkmasıdır. Dış fıtıklarda kesenin üstünde yağ tabakası, bunun dışında da deri yer alır. Kesenin içinde ya incebağırsak gibi bir karın içi organının bir bölümü ya da bağırsakları saran yağlı bir zar olan 'omentum' yer alır. Omentum çoğunlukla keseyi doldurduğundan, içine başka organların girmesini önleyerek, fıtıktan doğan sorunların birçoğunu önler.
Nedenleri
Fıtık çok sık görülür ve birçok nedenle oluşabilir. Bazılarında fıtığa karşı eğilim yaratan, doğuştan bir zayıflık vardır. Bu insanlardah daha çocukken ya da ileri yaşta ağır bir şey kaldırmak gibi basit bir neden sonucu fıtık oluşabilir. En sık görülen fıtık çeşidi olan kasık fıtığı erkeklerde, kadınlardan daha çok görülür ve erbezlerini besleyen kan damarlarının kasların arasından geçtiği noktadaki zayıflıktan kaynaklanır. Hiatus hernisi (midenin üst kesiminin, diyaframda, yemek borusunun geçtiği delikten göğüs boşluğuna geçmesi) ise kadınlarda daha sık göülür ve büyük olasılıkla gebelik sırasında karın içi basıncının artmasıyla ortaya çıkar.
Belirtiler
Ağır kaldırma sonucu oluşan kasık fıtığı, ansızın ortaya çıkar. Hasta kasığında birden bir gevşeme, sonra da ağrı hisseder. Olay kısa sürer ve hasta, kasığındaki çıkıntıyı fark eder. Çıkıntı genelilkle yumuşaktır, öksürdükçe şişer ve yatınca bütünüyle yok olur. Fıtık çok büyürse erbezleri torbasına da inebilir. Bu fıtıklar belirti vermeden önce çok büyük boyutlara ulaşabilirler. Sürekli olarak ağır kaldırmayı geektiren işlerde ise hem rahatsızlık verir hem de çalışmayı aksatırlar. Bazen de fıtık o kadar yavaş gelişir ki, hasta önce karnının altındaki şişliği fark eder. Göğüs boşluğuna açıldığı için görünmeyen hiatus hernisi (diyafram fıtığı), kendini sindirim rahatsızlıklarıyla belli eder. Yemek borusunun, mide ile birleştiği alt ucunda, besinlerin mideye geçmesine izin verip geri dönmelerini engelleyen bir yapı bulunur. Hiatus hernisinde ise bu yapı işlevini yitirir ve besinler ile mide asidi mideden yemek borusuna geçebilir ve yemek borusu mide asidine dayanıklı olmadığından, kısa zamanda iltihaplanır (özofajit). Hiatus hernisinin belirtileri, göğüs kemiğinin arkasında, eğilme ve yatmayla artan yanma duygusu ve ağrıdır. Birkaç yıl süren yıpranma sonunda ise yemek borusu daralabilir ve yutma güçleşir. Hiatus hernileri özellikle orta yaştan sonra sık görülür ama çoğu kişi, farkında bile olmadan zararsız hiatus hernileri ile yaşamını sürdürür. Fıtıkta en ciddi, hatta öldürücü tehlike, fıtığın boğulmasıdır. Boğulma, fıtık kesesinin sıkışmasından ötürü içindeki organlarda kan dolaşımının durmasıdır. Önce damarlarda kan akışı yavaşlar, bunun etkisiyle kesenin içindeki organ parçası şişer ve damarların üstündeki basınç daha da artarak kangren yapabilir. Bağırsaklarda oluşacak kangreni ise, delinme ve peritonit (karınzarı iltihabı) izler. Sıkışmada, daha önce yumuşak olan ve hafif rahatsızlık veren fıtık gerilir, duyarlı hale gelir ve yatınca küçülmez. Boğulma ise kusma, karın ağrısı, şişkinlik ve kabızlık gibi belirtiler verir. Bu durumda tek çare acil cerrahi girişim ile boğulan bağırsak bölümünü çıkarmak ve fıtığı onarmaktır. Boğulma birkaç saat bile sürse, boğulan bölüm iyileşmeyecek biçimde zarar göreceğinden, kesilerek çıkarılması ve sağlam uçların birbirine dikilmesi geekir. Ender görülen iç fıtıkta oluşan boğulmada ise dıştan fark edilen bir çıkıntı olmayacağından, hastada yalnızca bağırsak tıkanması belirtileri görülür. En sık boğulan fıtık, femoral fıtıktır; onu kasık fıtığı ile göbek fıtıkları izler. Hiatus hernisinde ise boğulma enderdir.
Tedavi
Hastada şişmanlık, kabızlık, idrara çıkma sırasında güçlük ve öksürük gibi fıtığa yol açabilecek bir rahatsızlık varsa, tedavi edilmelidir. Hiatus hernilerinin çoğu da ameliyata gerek kalmadan tedavi edilebilir. En iyi çarelerden biri kilo vermektir. Rahatsızlığı önlemek için eğilmekten sakınmak, geceleri birkaç yastık kullanmak, yatmadan önce fazla sıvı içmemek ve mide asidine karşı ilaç kullanmak yararlı olur. Ameliyat ancak bu önlemlerin yeterli olmadığı ya da belirtinin çok şiddetli olduğu durumlarda gereklidir. Ameliyat ya karnın üst kısmından ya da göğüs kafesi açılarak yapılır. Ancak günümüzde hiatus hernileri genellikle ameliyat edilmez. Kasık fıtığı tedavisi ise ya ameliyat ya da kasıkbağı takmaktır. Kasıkbağı bacakların arasından geçen ve bacağın fazla kaldırılmasını önleyen özel bir kuşaktır. Fıtığın üstüne rastlayan yerinde ise, özel bir tampon bulunur. Ancak bağ rahatsızlık verebilir ve fıtık ona karşın çıkarsa, kesenin kenarına baskı yaparak boğulma olasılığını artırabilir. Bağı takmadan önce fıtığı yerine iyice yerleştirmeyenlerde, sıkışma tehlikesi özellikle yükselir. Bu yüzden, genellikle, kasık fıtıklarında ameliyat yeğlenir. Fıtığın boğulmasını önler ve hastanın rahatsızlığını gidererek rahat etmesini sağlar. Ameliyat oldukça basittir. Eğer hasta zayıf, fıtık da küçükse lokal anesteziyle de yapılabilir. Ama genel anestezi yeğlenir. Kesenin içindekiler karın boşluğuna yerleştirildikten sonra ince periton kesesi çıkarılır ve boyun kısmı dikilir. İşlemde güçlü, erimeyen dikişler kullanılır. Ameliyattan üç ay kadar sonra nedbe dokusu oluşunca bölge normal kas direncini kazanır. Fıtık ameliyatından sonra ameliyat bölgesindeki kasların eski gücüne kavuşması için geçen süre üç ay dolayındadır. Hasta bu dönemi geçirdikten sonra, gerekirse ağır kaldırmak zorunda kalacağı işine bile dönebilir. Ameliyat, fıtığın yinelemeyeceği anlamına gelmez. Ama bu olasılık çok azdır ve yinelese bile ikinci bir ameliyat yapılabilir.
Migren
Migren görme bozuklukları ve bulantı, kusma gibi belirtilerle birlikte ortaya çıkan, şiddetli baş ağrısıdır. Oldukça yaygın bir sorundur. Sayısı kestirilemeyecek kadar çok kişinin özel yaşamı ya da işi, migrenden olumsuz yönde etkilenmektedir. Kadınları erkeklerden daha fazla etkileyen migren, özellikle genç ve orta yaşlı kişilerde görülmektedir. Ender olmakla birlikte çocuklar ve yaşlılar da migren ağrıları çekebilmektedir. Başka bir deyişle migren, herkesin başına gelebilecek bir durumdur. Ağrı, nöbetler halinde sık sık yineleyebileceği gibi yaşam boyu yalnız bir tek migren nöbeti de görülebilir.
Nedenleri
Migrenin nedenleri henüz tam olarak anlaşılamamıştır ama baş damarlarının daralıp genişlemesiyle ilgili olduğu düşünülmektedir. Bu durum beyne giden kanı etkilemekte ve algı bozuklukları ile başağrısı yapmaktadır.
Araştırmalar, migren nöbetlerini başlatanın, kanda bulunan ve damarlar üzerinde etkili olan, "vazo aktif aminler" diye adlandırılan bir grup maddedeki değişmeler olduğunu göstermektedir. Bu maddeler normal olarak bedende bulunur. Ancak miktarları ya alkol, çikolata ve peynir yenmesi, ya stres, açlık ya da uzun süre şekerli ve yağlı yiyeceklerin yenmemiş olması nedeniyle kan şekerinin düşmesi durumunda artabilir. Sigara dumanlı ortamlarda, kuru ve sıcak rüzgârların estiği yerlerde pozitif iyonlara bağlı olarak kişinin kanının "serotonin" denen bir maddenin artmasıyla da migren krizleri ortaya çıkabilir. Bunların yanı sıra, migren hastalarında, mono - amin enzimlerinin eksik olduğu bulunmuştur. Bu enzimler aminlerin parçalanmasını sağlarlar. Hormonlar da enzimlerle etkileşim içinde olduklarından, migren hastaları, âdet dönemlerindeki ya da doğum kontrol hapı aldıkları sıradaki hormon değişikliklerinden etkilenirler (migren nöbetleri çok şiddetli geçer). Migrene katkıda bulunan başka etkenler de vardır. Migrene eğilimi olan kişiler, kan basınçları yükseldiğinde ya da baş ve boyun çevrelerini yaraladıklarında, nöbetlerinin sıklaştığını ve şiddetlendiğini görebilirler. Bedendeki su ve tuz miktarının artması da böyle kişilerde (özellikle kadınların âdet dönemlerinde) nöbet oluşturabilir. Bazıları ise belirli besinler başlatıcı etken olur.
Belirtiler
Belirtiler kişiden kişiye ve bir nöbetten ötekine büyük değişiklik gösterir. Yine de migreni öteki baş ağrılarından ayıran belirtiler vardır: Bir gözün ya da iki gözün üstünde ya da ardında ağrı; genellikle yarım baş ağrısı; görme bozuklukları; bulantı; kusma; uçuşan ışık noktaları görülmesi; ışık ve gürültüye karşı aşırı duyarlılık; titreme; baş dönmesi; konuşma bozuklukları.
"Klasik" migren, genellikle uyarıcı bir belirtiyle (aura) başlar. Aşırı rahatlık ya da görme bozukluğu biçiminde ortaya çıkar. Baş ağrısının ve öteki belirtilerin ortaya çıkmasıyla aura yok olur. Bu, genellikle gençlerde olur.
Bazı belirtiler, sözgelimi aşırı ağrı ve görme bozukluğu hastayı korkutabilir; ancak bunlar bedende herhangi bir hasar yapmaz ve öldürücü değildir. Hasta nöbet sırasında araç kullanmamalı, koordinasyon gerektiren işler yapmamalıdır, çünkü görme bozuklukları tehlike yaratır.
Daha önce hiç migren geçirmemiş olanlar ve aniden yineleyici nitelikte baş ağrılarıyla karşılaşan kişiler, olasılık çok az da olsa, beyin tümörü ya da beyin damarlarında kan pıhtılaşması gibi rahatsızlıklar yönünden incelenmelidirler.
Tedavi
Korunmak tedaviden önemlidir. Her şeyden önce kişinin migren yaptığını bildiği etkenlerden uzak durması gerekir. Bu etkenler, bir "migren günlüğü" tutularak bulunabilir. Migrenden önceki 24 saat içinde yenilenler, stres yaratacak olaylar gibi bütün ayrıntılar kaydedilip sonradan değerlendirilir. Belirli besinler bir ay süreyle yenmeyerek etkileri araştırılabilir.
Göz sorunu olanlar bir göz doktoruna giderek muayene olmalı, gözlüklerin değişip değişmeyeceğini anlamalı, gerekirse güneş gözlüğü takmalıdır. Parlak ışıktan rahatsız olanlar, polaroid gözlükler deneyebilirler. Aşırı yorgunluk ve kalabalık gibi migren nöbetini başlatıcı etkenlerden sakınmak da yararlıdır.
Genellikle migren hastaları öteki kişilerden daha duyarlıdır; dolayısıyla bunu kabullenerek düzenli, stresten olabildiğince uzak bir yaşam sürmeleri gerekir. Söz konusu kişilerin bol bol dinlenmeleri; düzenli yemek yeme alışkanlığı edinmeleri; evde, işte ve duygusal yaşantıda aşırı gerilim yaratacak durumlardan kaçınmaları gerekir. Migrenliler genellikle dertleri içine atan insanlardır; bu yüzden sorunlarını paylaşabilecekleri bir konuşma ortamı yaratmak yararlı olur.
Öte yandan düzenli olarak yapılan jimnastik ve yüzme gibi hareketler bedeni rahatlatır, gerilimi azaltır. Koruyucu önlem olarak bazı doktorlar yatıştırıcı ve antidepresan ilaçlar önerirler. Bazıları da kan damarlarının genişleyip daralmasını önleyen ilaçlar ya da serotoninin zararlı etkilerini engelleyen ilaçlar verirler. Nöbet sırasında aspirin, parasetamol ve kodein gibi ağrı kesiciler de verilir. Ancak, aynı zamanda mide bulanması da olduğu ve kusma durumunda ilaç dışarı atılacağı için, nöbetten önce bulantı ve kusmayı önleyici ilaçlar alınması daha iyi olur.
Ancak birçok kişi için en rahatsız edici belirti baş ağrısıdır ve bu ağrı, basit ağrı kesicilerle geçirilemez. Bu yüzden, nöbetin ilk dönemlerinde ergotamin gibi beyin damarlarını büzen ilaçlar alınabilir. Ne var ki bu ilaç dikkatli kullanılmalıdır, çünkü hem birçok yan etkisi vardır, hem de fazla dozun kendisi de baş ağrısı yaratır. Ayrıca hamilelikte kesinlikle alınmaz. Kullanılan ilaçların hiçbir etki göstermemesi, yan etkilere yol açması ve zamanla bağımlılık yaratması da olası olduğundan, başka yöntemler de uygulanabilir (Bunların çoğu nöbetin başlarında daha etkilidir). Migrenin başladığı hissedildiğinde hasta, yastıksız bir yatağa uzanmalı, odanın sakin ve loş olması sağlanmalıdır. Gerilimi azaltmak için baş ve boyun çevresine, karın ve omuzlara masaj yapılmalıdır. Burun kemerine, şakaklara ve kulak ardına parmaklarla bastırmak ağrıyı azaltabilir. Depresyon ve kaygı da migren nedenleri arasında olduğundan, rahatlamak, sıkıntıların paylaşılması, dertleşmek, birinin elini tutmak, teselli edilmek yararlı olur. Derin soluk alıp vermek ve her soluk verişte sıkıntının gittiğini düşünmek iyi gelebilir.
Migren nöbeti sırasında kol ve bacaklardaki damarlar ile kılcal damarlar daraldığından, el ve ayaklara az kan gider. El ve ayaktaki kan dolaşımını artırmak, dolayısıyla da genişleyen baş damarlarındaki kanı oralara yöneltmek için el ve ayakları sallamak ya da sıcak (ya da soğuk) suya koyarak rahatlatmak denenebilir. Zonklayıcı baş ağrısı için ise başın üstüne buz torbası yerleştirilebilir. Bazı insanların migrene eğilimi fiziksel olarak ötekilerden fazladır. Bunun genellikle katılımla ilgisi vardır. Eğilim ortadan kaldırılamaz ama nöbetlerin şiddeti kontrol altına alınabilir.
Migrenin önlenmesi
Migren günlüğü tutmaya bşalayın: Nöbetten önceki 24 saat içinde yediğiniz besinleri ve stres yaratabilecek olayları not edin. Göz doktoruna gidip muayene olun. Gözünüzün kamaşmasını önlemek için güneş gözlüğü kullanın. Düzenli yaşayın. Zamanında yiyin, dinlenin. Fazla yorulmamaya ve telaş içinde hızla yememeye çalışın. Kalabalık ve havasız yerlerden kaçının. Kendinize özen göstererek stresi azaltın. Alabileceğiniz ilaçlar için bir doktora danışın.
Migrenle başa çıkma
Yastıksız bir yatağa uzanın. Oda, sessiz ve loş olsun. Boyun, sırt, baş, omuz, karın çevresine, şakaklara ve burun kemeri üstüne masaj yapın. Sıkıntılarınızı birisiyle konuşun. Soluk alıp verme egzersizi yapın. Kollarınız ve ayaklarınızı sallayarak dolaşımın artmasını sağlayın; sonra sıcak ya da soğuk suya koyun. Başınızın üstüne buz torbası koyun ya da duş yapın.
LÖSEMİ
ÇOCUKLUK ÇAĞINDA LÖSEMİLER:
Çocukluk çağındaki kanser vakalarının %35'ini lösemiler oluşturur ve birinci sıradadır. Lösemiler hücre cinsine göre; ALL (Akut Lenfoblastik Lösemi) ve AML (Akut Myeloblastik Lösemi) olmak üzere 2 ana gruba ayrılır. Kendi içlerinde de alt sınıflar tanımlanabilir.Türkiye'de her yıl 16 yaşın altında 1200-1500 yeni lösemili çocuk vakası bildirilmektedir.
Lösemi nedenleri henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Sitogenetik ve moleküler tekniklerdeki yeni gelişmelerle; genetik yatkınlıklar, radyasyon, benzen ve türevleri (bali, vs.), böcek ilaçları gibi kimyasal maddeler, bazı kalıtsal hastalıklar ve bazı viral hastalıkların hep birlikte lösemiye neden oldukları çalışmalarla gösterilmiştir. Lösemi her yaşta görülmektedir. En sık çocukluk çağında 2-5 yaşlarında artmaktadır. 1 yaşın altında, 10 yaşın üstündeki yeni vakalarda tedaviye cevap azalmaktadır.
Herhangi bir etkiyle damarlarımızda dolaşan kanın esas yapım yeri olan kemik iliğimizdeki ana hücrelerde oluşan şifre değişikliği ile blast adını verdiğimiz olgun olmayan kan hücrelerinde artış meydana gelmektedir. Bu hücreler hızla yayılarak kemik iliğini, lenf bezlerini, dalağı, karaciğeri, bey,n ve merkezi sinir sistemini tutmaktadır.
BELİRTİLERİ:
Çocuklarda lösemi hastalığının belirtileri:
İştahsızlık
Kansızlık
Zayıflama
Bacaklarda kemik ağrıları
Cilt altında kanamaları (kırmızı noktalar veya morarmalar)
Burun ve dişeti kanamaları
Ateş
ilk gözlenen bulgulardır.Ayrıca yayıldığı organlara ait belirtiler, örneğin başağrısı, kusma, karın ağrısı, görme bozuklukları önem taşıyabilir. Bu yakınmalarla müracaat ettikleri çocuk hematoloji (kan hastalıkları) uzmanlarınca yapılan muayenede çoğunlukla karaciğer ve dalak büyümesi, lenf bezlerinde genişleme, kanama bulguları tespit edilebilir.
Yapılan kan, kemik iliği, hücre tipini belirleme ve genetik tetkikler sonucu kesin tanı konulabilir.
Tanıdaki ayrıntılı testler genellikle lösemi tiplerini, tedavi prensiplerini belirlemede yardımcı olacaktır.
TEDAVİSİ
Tedavi öncelikle genel durumun düzeltilmesi yöntemleri ile başlar. Bu safhada kan veya kanın içindeki özel hücrelerini donörlerden (gönüllü kan verici kişi) alınarak lösemili hastaya verilmesi, enfeksiyon mevcutsa gerekli mücadelelerin yapılması, böbreklerin, karaciğer ve kalbin kemoterapi ilaçlarının yan etkilerinden korunma önlemlerinin alınması çok önemlidir.
Ayrıca hastaların ve ailelerin hastalık hakkında bilgilendirilmesi, löseminin umutsuz değil, tersine iyi bir tedavi ve moral desteği ile lösemide %85'lere varan oranda iyileşmenin sağlandığının açıklanması tedavinin ikinci basamağıdır.
TEDAVİ ESASLARI ve İLK TEDAVİ:
Çok yüksek doz, birbirinden farklı en az 6 çeşit ilacın 4-6 hafta içerisinde damardan ve ağızdan verilmesidir. Burada amaç, blast adı verilen kötü huylu ana hücrelerin yok edilmesidir.
Ancak bu kemoterapi ilaçları, maalesef yalnızca kötü hücreleri etkilememekte, vücudumuzun iyi, faydalı hücrelerini de yok etmektedir. Bu nedenle, çocuklarımızın saçları dökülmekte, ağızlarında, bağırsaklarında yaralar açılmakta, halsizleşmektedirler. Yine, vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyan savunma hücreleri de ilaçlarla yok edildiğinden immün sistem yıkılmakta, en ufak bir mikrop, hastalık etkeni dahi tüm vücuda yayılıp ağır ateşli enfeksiyonlara neden olmaktadır.
Bu nedenle lösemili çocuklarımız etraflarındaki insanlardan, havadan, sudan mikrop almamak ve korunmak için maske takmaktadırlar.
DERİ HASTALIKLARI
Egzama
Egzama rahatsız edici ve çirkin görünüşlü bir deri hastalığıdır ama tehlikeli değildir, basit bir tedaviyle kontrol altına alınabilir. Her on iki kişiden birinin, yaşamının herhangi bir döneminde egzama geçirdiği saptanmıştır. Egzama kaşıntı yapmasının ve rahatsızlık vermesinin yanı sıra, el kol ve yüz gibi açıkta kalan yerlerde oluştuğundan çirkin bir görünüme de neden olur.
Nedenleri
Egzama genellikle alerji nedeniyle oluşur ama duygusal sıkıntı da egzamaya yol açabilmektedir. Bazen de egzama görünür hiçbir neden yokken çıkmaktadır. En sık görülen egzama tipi, alerjik kökenlidir. Tıp dilindeki adı "atopik dermatit" olan bu hastalık çoğunlukla astımlılarda ve saman nezlelilerde görülür. Saman nezlesi, çiçek tozlarının neden olduğu alerjik bir hastalıktır.
Astım ve egzama da solunum yoluyla olduğu kadar süt ya da yumurta gibi alerjan maddelerin yenilmesiyle de oluşur. Ne var ki durum hep böyle değildir, nöbetler çoğunlukla stress zamanlarında ortaya çıkar. Egzama en çok küçük çocuklarda ve bebeklerde görülür; ama çocuk büyüdükçe egzama genellikle kendiliğinden geçer. Egzama, astım ya da saman nezlesi gibi alerjik hastalıkların sık görüldüğü ailelerde, çocukların egzamalı olma olasılığı yüksektir. İnek sütü verilen bebeklerde egzama olasılığının arttığı görülmüştür. Bu yüzden, alerjili ailelerin çocuklarını bu hastalıktan korumak için, anne sütüyle beslemeye özen göstermeleri gerekir.
Belirtiler
Egzamada iltihaplı deri bölgesi kızarır ve kaşınır. Aynı zamanda kurur ve üstünde sivilceye benzer oluşumlar bulunur; yer yer su toplar. Egzamalı bölge kaşınırsa, enfeksiyon yayılır, deri kanar ve iltihaplanıp ağrı yapabilir. Çatlaklardan giren mikroplar bedene yayılabilir. Kaşınarak tahriş edilmiş bir egzama bölgesi çok rahatsızlık verebilir. Egzama önce yüzde ve baş derisinde çıkar, sonra kollarda ve bacaklarda, özellikle derinin katlandığı ya da giysilerin sürtündüğü yerlerde oluşur. Hastalığın veridiği rahatsızlık daha çok kaşımaya ve oluşan çatlaklardan giren mikropların yaptıkları enfeksiyona bağlıdır.
Tedavi
Egzama tehlikeli sayılabilecek ağır bir hastalık değildir; ama rahatsızlık verebilir. Egzamalıların rahat etmek için almaları gereken önlemlerin başında yarayı kaşımamak gelir. Egzamalı bebeklerin ellerine pamuklu kumaşlardan dikilmiş parmaksız eldivenler geçirilerek egzamalı yerlerini kaşımaları önlenebilir. Egzamalı kişilerin uçuk hastalığı olanlardan özellikle uzak durmaları gerekir. Egzamalı deri, uçuk virüsü olan herpes simplekse karşı dirençsizdir; virüs alınırsa enfeksiyon yayılabilir. Egzamalıların çiçek aşısı da olmamaları gerekir. Normal insanlara hiçbir zarar vermeyen bu aşı, egzamalı bir çocukta, ölümcül olabilen ateşli bir hastalık yapabilir.
Egzamalı ya da egzama geçirmiş insanların derileri çok hassastır. Bu nedenle tahriş edici maddelerden sakınmalıdırlar. Bu tür maddelerle çalışmak zorunda kalanlar lastik eldiven ve yüz maskesi gibi basit önlemlerle korunmalı; genç insanlar meslek seçerken yağlar, boya maddeleri ve şampuan gibi malzemelerle çalışmak zorunda kalacakları meslekleri seçmemelidirler. Egzamanın nedeni olan alerji yapıcı madde bulunabilirse, hastanın o madden korunması yeterlidir. Egzamalı bir bebeğe, inek sütü veriliyorsa, inek sütünü kesip ya anne sütü verilmeli ya da keçi sütü (inek sütüne göre daha az alerjiye yol açtığı saptanmıştır) ve özel süttozu gibi bir besinle beslenmelidir.
Nedeni bulunamayan çocuk egzamalarında ise çocuğun giysilerinde yünlü kumaş kullanmamak, derisi kurumaya yatkınsa çok sık yıkamaktan kaçınmak, enfeksiyonları önlemek için hem kendini hem de çevresinin temizliğine özen göstermek ve özel sabun kullanmak yararlı olur.
Egzama tedavisinde yararlanılabilecek birçok ilaç vardır. Çinko bileşimleri ve kortizonlu deri merhemleri egzamalı yerlere doktor önerisine göre sürülür; ancak bu merhemler deriyi tahriş edeceği için uzun süre kullanılmamalıdırlar. Ayrıca antihistaminik merhemlerle kaşıntıyı azaltmak, üreli merhemlerle derinin su içeriğini artırarak egzamanın deriyi kurutup çatlatmasını önlemek deriyi kurutup çatlatmasını önlemek, astım tedavisinde kullanılan "sodyumkromoglikat" adlı maddeyi içeren ilacın alınmasıyla alerjiyi önlemek olanaklıdır. Egzamalı insanların kaşınmamaları neredeyse olanaksız olduğundan, tırnaklarını kısa, temiz ve bakımlı tutmaları, zararı biraz da olsa azaltır. Egzama hastane tedavisi gerektirecek kadar ağır bir hastalık değildir ama evinde yeterli bakım göremeyecek hastaların hastaneye yatmaları yararlı olabilir.
Egzamalı çocukların yüzde 50'si altı yaşına gelmeden, yüzde 90'i ise ergenliğe ulaştıklarında egzamadan kurtulurlar. Ne var ki, öteki alerjik hastalıklar gibi egzama da, iyileşmesinden yıllar sonra hiç beklenmedik bir zamanda yineleyebilir. Duygusal sorunlar, stress ve sıkıntı egzamanın yinelenmesine neden olabilir. Egzamalıların hastalıklarının fazla önemsenmesi, egzamalı çocuğun üstüne çok düşülmesi, stres yaratarak hastalığı büsbütün ağırlaştırabilmektedir. Günümüzde egzama tam olarak tedavi edilmemekle birlikte, rahatlatılabilmekte ve denetim altına alınabilmektedir. En iyisi, fazla önemsemeyerek, hastalığın getirebileceği duygusal sıkıntılardan korunmaktır
Nasır
Nasır, aşağı yukarı herkesin bildiği bir sorundur. Genellikle kendi kendine tedavi edilebilir; ama çok ciddi olduğunda doktora göstermek gerekir. Nasır, sürtünme ya da basınç nedeniyle derinin boynuzsu tabakasından oluşan bir oluşumdur. Ölü deri hücreleri birikerek bir keratin (protein) tabakası oluştururlar. Bu durum ilerledikçe nasırın altındaki deri hücreleri iltihaplanır, ağrı ve rahatsızlık verir.
Nedenleri
Nasır, daha çok derinin aşırı sürtünmeyle karşılaştığı yerlerde ortaya çıkar. Elleriyle çalışan işçilerde ve çıplak ayakla dolaşanlarda, normal olarak ağrı vermeyen ve gerçek nası