Güzel sanatlar fakültesinde sıradan bir gündü. Resim atölyesinde bir daire oluşturmuş olan öğrenciler, hocalarının gözetiminde ,önlerindeki yaşlı erkek modelin karakalem resmini yapıyorlardı. Yaklaşık yirmi öğrenci vardı. Hemen hepsinin aklından türlü türlü düşünceler geçiyordu. Kimi dersten sonra ne yapacağını planlıyor,kimi başarısız olduğu dersler için endişeleniyor,bazıları erkek ya da kız arkadaşını düşünüyor,bazıları da yaptıkları resimlerin istedikleri kadar iyi olamamasına üzülüyordu. Atölyede sıkıcı ve durgun bir hava vardı. Dersin ortasına doğru gelmişlerdi ve çoğu yaşlı adamın resminin kaba hatlarını yapmıştı bile.
Tam o sırada , yaşlı model bir külçe gibi yere yığıldı ve hareketsiz kaldı.Kız öğrenciler çığlık attılar,erkek öğrenciler ne yapacaklarını bilemediler.Hocaları hemen adamın yanına geldi ve nabzını tuttu.Sonra ağzından tek bir kelime çıktı:
“Ölmüş!”
Sonra, öğrencilerine dönerek şöyle dedi:
“Arkadaşlar! Biliyorum bu zor bir durum. Ama birer sanatkar olarak karşınızda eşi bulunmaz bir fırsat duruyor.Önünüzde son nefesini vermiş bir insan yatıyor.Şimdi onun resmini yapmaya başlayın.”
İlk şaşkınlığı üstlerinden atan öğrenciler , önlerine yeni temiz birer kağıt aldılar ve yerdeki adamın resmini yapmaya başladılar.Artık kimse ,Adamı en gerçekçi biçimde resmetmekten başka bir şey düşünmüyordu. Kimse yaptığı resmin iyi mi yoksa kötümü olduğunu umursamıyordu. Üzücü de olsa bu eşsiz anı kağıtlarına çizgilerle dökmekten başka bir şey yoktu akıllarında.Atölye de kalemlerin kağıt üzerinde hızla gezerken çıkardığı seslerden başka bir şey duyulmuyordu. Nefesler bile sanki tutulmuştu.
Yaklaşık bir saat sonra, resimler bitmişti. Herkes “hayatının resmi”ni yaptığını düşünüyordu. Ama hala büyük bir sessizlik hakimdi ortama.
Derken, hocalarının sesini işittiler:
“Şimdi kalkabilirsin!”
O zamana dek kıpırdamadan yatan yaşlı adam, öğrencilerin hayret nidaları arasında yerinden kalktı, hocanın elini sıktı ve atölyeden çıktı.
Hocaları gülümseyerek durumu izah etti:
“Size böyle bir oyun oynadığım için özür dilerim. Ama bir gerçeği başka türlü anlatmam herhalde mümkün değildi. Modelimize böyle davranmasını ben söyledim ve sanırım bu küçük yalan işe yaradı.”Hoca sözlerine devam etti:
“Arkadaşlar, bize verilen her an eşsiz, biricik ve bir daha yakalanması asla mümkün olmayan bir hazinedir. Önümüzdeki beyaz kağıtlar o anki hayatımız, elimizde ki kalemler de o anı nasıl yaşayacağımıza ilişkin isteklerimizdir.Ama tıpkı dersin başında olduğu gibi, içinde bulunduğumuz anı yaşamamıza bir çok engeller çıkarıyoruz.Bunlar ya geçmişe ait elemler, ya da geleceğe ilişkin korkular ve ya beklentiler.Oysa, hayatımızın her anı, başka hiçbir şeyi düşünmeden adanmayı hak edecek kadar önemli ve değerli.Umarım bu küçük hayat dersini bir hatıra olarak hep hatırlarsınız.”…
Geçmişe takılmadan ama geçmişten dersler çıkararak "An’da yaşamayı"başarabiliyor muyuz acaba ne dersiniz?
Güzel sanatlar fakültesinde sıradan bir gündü. Resim atölyesinde bir daire oluşturmuş olan öğrenciler, hocalarının gözetiminde ,önlerindeki yaşlı erkek modelin karakalem resmini yapıyorlardı. Yaklaşık yirmi öğrenci vardı. Hemen hepsinin aklından türlü türlü düşünceler geçiyordu. Kimi dersten sonra ne yapacağını planlıyor,kimi başarısız olduğu dersler için endişeleniyor,bazıları erkek ya da kız arkadaşını düşünüyor,bazıları da yaptıkları resimlerin istedikleri kadar iyi olamamasına üzülüyordu. Atölyede sıkıcı ve durgun bir hava vardı. Dersin ortasına doğru gelmişlerdi ve çoğu yaşlı adamın resminin kaba hatlarını yapmıştı bile.
Tam o sırada , yaşlı model bir külçe gibi yere yığıldı ve hareketsiz kaldı.Kız öğrenciler çığlık attılar,erkek öğrenciler ne yapacaklarını bilemediler.Hocaları hemen adamın yanına geldi ve nabzını tuttu.Sonra ağzından tek bir kelime çıktı:
“Ölmüş!”
Sonra, öğrencilerine dönerek şöyle dedi:
“Arkadaşlar! Biliyorum bu zor bir durum. Ama birer sanatkar olarak karşınızda eşi bulunmaz bir fırsat duruyor.Önünüzde son nefesini vermiş bir insan yatıyor.Şimdi onun resmini yapmaya başlayın.”
İlk şaşkınlığı üstlerinden atan öğrenciler , önlerine yeni temiz birer kağıt aldılar ve yerdeki adamın resmini yapmaya başladılar.Artık kimse ,Adamı en gerçekçi biçimde resmetmekten başka bir şey düşünmüyordu. Kimse yaptığı resmin iyi mi yoksa kötümü olduğunu umursamıyordu. Üzücü de olsa bu eşsiz anı kağıtlarına çizgilerle dökmekten başka bir şey yoktu akıllarında.Atölye de kalemlerin kağıt üzerinde hızla gezerken çıkardığı seslerden başka bir şey duyulmuyordu. Nefesler bile sanki tutulmuştu.
Yaklaşık bir saat sonra, resimler bitmişti. Herkes “hayatının resmi”ni yaptığını düşünüyordu. Ama hala büyük bir sessizlik hakimdi ortama.
Derken, hocalarının sesini işittiler:
“Şimdi kalkabilirsin!”
O zamana dek kıpırdamadan yatan yaşlı adam, öğrencilerin hayret nidaları arasında yerinden kalktı, hocanın elini sıktı ve atölyeden çıktı.
Hocaları gülümseyerek durumu izah etti:
“Size böyle bir oyun oynadığım için özür dilerim. Ama bir gerçeği başka türlü anlatmam herhalde mümkün değildi. Modelimize böyle davranmasını ben söyledim ve sanırım bu küçük yalan işe yaradı.”Hoca sözlerine devam etti:
“Arkadaşlar, bize verilen her an eşsiz, biricik ve bir daha yakalanması asla mümkün olmayan bir hazinedir. Önümüzdeki beyaz kağıtlar o anki hayatımız, elimizde ki kalemler de o anı nasıl yaşayacağımıza ilişkin isteklerimizdir.Ama tıpkı dersin başında olduğu gibi, içinde bulunduğumuz anı yaşamamıza bir çok engeller çıkarıyoruz.Bunlar ya geçmişe ait elemler, ya da geleceğe ilişkin korkular ve ya beklentiler.Oysa, hayatımızın her anı, başka hiçbir şeyi düşünmeden adanmayı hak edecek kadar önemli ve değerli.Umarım bu küçük hayat dersini bir hatıra olarak hep hatırlarsınız.”…
Geçmişe takılmadan ama geçmişten dersler çıkararak "An’da yaşamayı"başarabiliyor muyuz acaba ne dersiniz?
Sevgilerimle,