BİR YAĞMUR TANESİNİN HİKAYESİ

BLUEEYES_MAK
BLUEEYES_MAK's picture

Gökyüzünden bir damla yağmur düşmesi için önce yoğunlaşma dediğimiz hadisenin gerçekleşmesi gerekir. Ve gökyüzünde küçücük, gözle görülmeyecek kadar küçücük katı parçacıklar olmazsa, su buharı yoğunlaşamaz… Yoğunlaşma demek, hava içindeki su buharının su damlacıkları haline geçmesi demektir. Bu katı parçacıklara ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ adı verilir. İşte, hava içindeki su buharı, ancak bu çekirdeklerin üzerinde yoğunlaşabiliyorlar. Yoğunlaşma çekirdekleri olmazsa su buharı yoğunlaşamıyor, dolayısıyla ‘su’ haline, yani ‘bulut damlası’ haline geçemiyor.
Peki bu ‘yoğunlaşma çekirdekleri’ nasıl şeyler?
Onlar katı, küçücük parçacıklar, toz ve tuz partikülleri, rüzgârlarla çöllerden savrulan minnacık kum tanecikleri, yanardağlardan fışkıran ve üst seviyelere kadar yükselen küçük volkanik tozlar, meteor (göktaşları) sağanakları sırasında atmosfere giren dev kütlelerin ufalarak incecik hale gelen parçaları ve nihayet tuzlu okyanuslardan havaya karışan ve sonra rüzgârlarla atmosferin yüksek tabakalarına kadar taşınan tuz tanecikleridir.
İşte bütün bu parçacıklara yoğunlaşma çekirdekleri ismi veriliyor.
Denizcilerin belki en fazla korktukları şey, fırtınaya yakalanmaktır. Korkunç dalgalar, köpüren, savrulan, çalkalanan, birbiri üzerine binen yüksek dalgalar… Dalgalanmaya sebep olan nedir?: Fırtına. Fırtına olmazsa, denizler çarşaf gibi olacak, ama, bu defa, fırtınalı, dalgalı denizdeki su yüzeyinden de küçücük tuz tanecikleri havaya karışmayacak… Böylece yoğunlaşma çekirdekleri meydana gelmeyecek ve yağış görülmeyecek.
Yağışın gerçekleşmesi için sadece denizlerden veya okyanuslardan havaya karışan tuz parçacıkları yeterli değildir… Şunu hemen hatırlatmak gerekir ki gök’ten dünyamıza, her saniyede ortalama 17 milyon ton su düşmektedir. Her saniyede 17 milyon ton yağmur suyunun yere düşmesi için, ondan daha fazla miktarda yoğunlaşma çekirdeklerine ihtiyaç olacağı şüphesizdir. O halde başka kaynaklar lâzımdır.
Bir bulutun içinde milyarlarca ‘bulut damlası’ denilen damlacıklar vardır. Bunların çapları çok küçük olup 0.01- mm. kadardır. Yani bir milimetrenin yüzde biri kadar büyüklükte… Halbuki, bu kadar küçük bir bulut damlası yere düşemeyecek kadar hafiftir. Bunun biraz daha derlenip toplanması, ağırlık ve hacim kazanması gereklidir.
Bulut damlasının olgun bir yağmur damlası haline geçmesi için, çapını birkaç milimetreye kadar çıkartması lâzımdır. Dikkat edin çıkartması lâzım diyoruz. Bu basit bir iş değil. Akıl ve ilim sahibi insanların bile değil yapmaktan, anlamaktan dahi âciz oldukları şu yüce sırrı, kendi başına o damlacığın elbette bilmesi ve yapması imkânsızdır.
Peki ama nasıl başaracak bu ince işleri o damlacık.
İşte bundan sonra, formüller, denklemler, hesaplar işin içine giriyor. Birçok gelişmiş ülke üniversitelerinin laboratuvarlarında bu konuda tezler tartışılıyor, makaleler, konferanslar ve seminerlerde bu konu işleniyor. Şu anda mevcut olan başlıca iki teori var.
Çarpışma ve birleşme teorisi dediğimiz birinci teori, bulut damlacıklarının birbirleriyle çarpışarak kartopu misâlinde olduğu gibi, zamanla büyüdüğünü ileri sürüyor. Bu büyüme sonucunda, bulut damlası, artık havada kalamayacak kadar irileşiyor ve düşmeye başlıyor.
Diğer teori ise, bulut içi sıcaklığının 0°C’ın altında olduğu zamanlarda meydana gelen büyümeyi ele alıyor. Bu teoriye kısaca Bergeron Teorisi ismi veriliyor. Su buharı basıncının su ve buz üzerinde farklı değerler göstermesine dayandırılan bu teori, buz kristal çekirdeklerinin mevcut olma şartlarına bağlı kalıyor. Çok karmaşık işlemleri ve formülleri ihtiva eden bu teorilerin tamamını zaten çok az sayıdaki ilim adamları anlayabiliyor. Ancak bu formülleri anlayanlar, ne kadar az olursa olsun, her yağmur damlacığının bu işi mükemmel bir şekilde başardığı ve o karmaşık formülleri hiç şaşırmadan tatbik ettiği görülüyor. Ve bu özellikleri ile meydana gelen her damla, sonsuz bir ilmin pırıltılarını taşıyor.
Evet, nihayet damlacıklar meydana geldi. Ancak o minicik bir yağmur damlası 3000 metre yukarıdan, gittikçe artan bir hızla yere inseydi, dokunduğu şeyi âdeta bir mermi gibi delecek ve böyle bir durumda, her ‘rahmet’ten sonra, bir ‘felâket’ meydana gelecekti.
Ama hiç de öyle olmaz! Yağmur damlası, yer çekimi kanununu koyan O yüce kudretin emriyle, o kanunun hükümlerinden muaf tutulmakta ve gittikçe artan bir hızla değil de, sabit ve değişmez bir hızla yere süzülerek yağmura rahmet denmesinin sırrını ve onu yağdıran Rabbimizin merhametini apaçık bir şekilde ilân etmektedir.
Yüce Yaradanın buyruğu ve iradesi öyledir ki, yağmur damlaları; yavaş yavaş, incitmeden, yıpratmadan yeryüzüne düşsün. Toprak, onunla dirilsin, çiçekler onunla açsın, başaklar onunla yeşersin, fidanlar onunla büyüsün. Kuşlar topraktan onun sayesinde yemlerini çıkartıp, sevinç çığlıklarıyla yavrularına götürebilsin… Açılan goncalarda kelebekler uçuşsun. Binbir çeşit kır çiçekleri, bembeyaz papatyalar, al renkli lâleler açılsın… Her taraf İlâhi rahmetle dolup taşsın…
Bir gün yağmur yağarken, başınızı gökyüzüne doğru çevirip bir bakın, yüzünüze düşen o minicik damlaların üzerinde, okyanuslardaki serin dalgaların, çöllerdeki kum fırtınalarının, yanardağlardan püsküren volkanik tozların izlerine rastlayacaksınız.
O damlayı biraz daha dikkatle incelerseniz, bu izlerin gerçek SAHİBİNİ de mutlaka görecek ve O’nun sonsuz merhametine, yağmur damlaları adedince şükredeceksiniz.

--

|^^^^^^^^^^^^^^^^^^| |

|--------BLUEEYES--------|||'""|""\__,_

|_www.divrigigenclik.com__||||__|__|__| )

..(@)*(@)*(@)*********(@)***(@)





merdan
merdan's picture

ALINTI

>>>>>>>>>>Evet, nihayet damlacıklar meydana geldi. Ancak o minicik bir yağmur damlası 3000 metre yukarıdan, gittikçe artan bir hızla yere inseydi, dokunduğu şeyi âdeta bir mermi gibi delecek ve böyle bir durumda, her ‘rahmet’ten sonra, bir ‘felâket’ meydana gelecekti.<<<<<<<<<<<<<

bu olayın basit bir bilimsel açıklaması var blueyes mak.

HAVANIN SÜRTÜNMESİ.

saygılar





başak1
başak1's picture

Peki Hava neden sürtünüyor acaba? Herşey bir tesadüften mi ibaret? Damlanın oluşması yağmurun yere inmesi? Gecenin ardından her gün belli vakitte güneşin doğması ,her zerrenin kendi etrafındaki döngüsü...Yoksa bütün olayların ardında muazzam bir hikmet elimi var? Eşyanın hakikati Ne peki? Çok iyi düşünmekte fayda olsa gerek.Bilimin son ulaştığı noktada karşılaşılacak olan Yaradanın varlığı,tekliği ve her olayın faili ve Tek Hakim olduğu gerçeğidir...GERÇEĞE HÜ...





merdan
merdan's picture

herkesin söylediği şeyerin dışında bişeyler beklerdim. sizler neden hep aynı şeyleri tekrarlıyorsunuz ? Neden tanrı nın varlığını kanıtlamak için bilimi bu kadar acımasızca aşağılıyorsunuz?

oysa ki hayattaki en hakiki mürşit ilim değil mi? Oysa ki ilim dergahının kapısını çalan ve gerçeğe hüü diyen Hac-ı Bektaş-ı Veli değil mi?

bir yaratanın varlığına inanıyoruz tabiki. ancak bilimin neden sonuç ilişkilere dayanmayan ve kanıtlayamadığı hiç bir şeyi iddia etmeyen bir yönü var. ve şunu bilin ki bilim adamlarının iddia attiği gerçekler gözle görülür şeyler, sizler daha varlığını bile maddesel kanıtlara dayandıramıyorsunuz!!!

bilim adamları bu konuda daha tutarlı diye düşünüyorum.

akılıma gelmişken ,

Max Plank ın temelini attığı,Werner Heisenberg in geliştirdiği ve Einstein in kaymağını yediği Kuantum fiziği konusunda ne düşünüyorsunuz mesela mümkünse öğrenebilir miyim?
ve bunu dinin hangi ayeti ile açıklarsınız?

saygılarımı sunuyorum





misafir
misafir's picture

iyi güzelde, salı pazarını toplarlarken yere dökülmüş soğanlarIN gözleriNİ acıttıĞINI nasıl açıklacaycaksın. bilim ile uğraşan bilim adamlarının beyninin oluşumu nasıl yani. ya da bir karıncayı yaratabilirmisin desem çokmu acımasız yada saçma sapan olurum. yada akan sudaki oksijen miktarının durgun suya göre daha fazla olduğu neyin hikmeti. başka bir şey neden kar taneleri yere düşene kadar bir diğeri ile birleşmez. daha neler neler.saygılarımla





merdan
merdan's picture

bu söylediklerinin tanrıyla ilgisi ne?
birlikte mi plandın nasıl bu kadar eminsin herşeyden ?





misafir
misafir's picture

bence işin kolayına kaçıyorsun gibi. her şeyin bir nedeni var. nedensiz bir şey düşünülemez. her şeyinde bir anlamı var tabi. gözlerini gerçeklere kapama en güzeli.





merdan
merdan's picture

gözlerimi gerçeklere fazla açtığım söylenemez ama, soğanın gözleri içindeki 'proponal-S oxit'ile acıttığını, akansu daki oksijen miktarının akan suyun yogunlugunun fazla olması ve moleküllerin az yogun ortamdan çok yoğun ortama doğru ilerlemesinden kaynaklandığını ve kar tanelerinin kristalize olurken belli bir kinetik enerji kazandığını ve etrafında manyetik bir etki meydana geldiginden yere düşene kadar birleşmediğini biliyorum.

karıca meselesine gelince,
bilim adamları karınca yaratmakla uğraşmıyor ama Britanya açıklarında 2 yıldır karaya uğramamış bir gemi de insan kopyalıyorlar, hatta kafa nakli yapıyorlar :)

saygılar.





misafir
misafir's picture

eh işte bütün meselede burda ya.aslında konuyu çözmüşsün merdan. yani doğruluyorsun.yerin göğün sahibini, edip ettirenin var olduğunu. moleküller durup dururken olmadı. bilim adamlarından captan custo yu hatırlatmak isterim.

saygılar





merdan
merdan's picture

moleküllerin sonunu mu konuşacagız şimdi, çok klasik bir savunma oldu.

o zaman bende klasik bir soru sorayım

evren oluşmadan önce ne vardı ?

Kaptan Custo ya gelince o bir megolomanyaktı ya, bilim adamı filan değildi :)

ya bide siz benim şu Kuantum soruma cevap verinsene ya :)

saygılar.





misafir
misafir's picture

merdan bunlar derin uçsuz bucaksiz konular.aslında karam kargaşasını bir yerlerde bırakmak gerekir.





başak1
başak1's picture

Merdan Can,
Meseleye özet olarak bir yorum yapılmıştı daha önce ,ancak bu konuda daha detaylı bilgi arzu edildiğine göre naçizane bir yorum daha yapalım .Umarım bu uzunca yorum daha tatminkar olur.
Bilimi tarafımızca aşağılamak asla söz konusu olamaz. Sadece “Bilimin son ulaştığı noktada karşılaşılacak olan Yaradanın varlığı,tekliği ve her olayın faili ve Tek Hakim olduğu gerçeğidir”….. cümlesi ile ;Bilimin Yaratanın varlığını ispat etmek için bir araç oluşu ifade edilmek istenmiştir. Bilinmeyi Murad eden Yüce Yaratan, bilinmesi amacıyla İnsanı kendisi için yaratmıştır.Öğretimini de Peygamberleri üzerinden ve bilge ,seçkin insan_ı kamiller vasıtasıyla yürütmüş ,yürütmektedir.

. İslami ilimler, (Akli ilimler) ve (Nakli ilimler) olmak üzere ikiye ayrılır:
Nakli ilimler, aklın ve dimağ gücünün dışında ve üstündedir.

Akli ilimler, his organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe edilerek ve hesaplanarak elde edilir. Bu ilimler, nakli ilimlerin anlaşılmasına ve tatbik edilmesine yardımcıdır. Öğrenilmeleri elbette son derece yararlıdır… Bu ilimler, matematik, mantık ve bütün tecrübi ilimlerdir. Bunlara (Fen bilgileri) de denir. Demek ki (fen bilgileri) İslami ilimlerin bir koludur.
Peygamberimizin hadisi şerifleri:
Hikmet, yani fen ve sanat müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alması gerekir.
İlim Çin’de olsa arayıp bulunuz.
Bilimin ilerlemesi ile, her yeni buluş, Allahü teâlânın varlığını, bir olduğunu, kudretini ve ilmini daha fazla meydana çıkarmakta, İslamiyet’i desteklemektedir.
Kutsal kitabımız Kuran_ı Kerim bir çok ayetin sonunda insanları;

“Siz hiç düşünmez misiniz ! siz hiç akıl etmez misiniz ?” mealinde ayetlerle defalarca uyarmaktadır.
Yani Kur’an, karşısında düşünen, akıl yürüten insanlar istemektedir. Kur’an, bilen insanla bilmeyen insanı, yani bir başka deyişle bilgili insanla bilgisiz insanı aynı derecede değerlendirmeyeceğini açıkça belirtmektedir.

Örneğin;

“Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Zümmer suresi 39/9

“Allah, aklını kullanmayanların üstüne belalar yağdırır.” Yunus suresi 10/100

“Allah’a ancak bilgin kulları gereğince saygı gösterir.” Fatır suresi 35/28

“And olsun, biz Kur’anı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Düşünen öğüt alan var mı hiç?”

Kamer suresi 54/17

Ayrıca Kur’an biz insanları nasıl uyarmaktadır:

“Göğü yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bunlar bir tesadüf eseri değildir, bu inkar edenlerin zannıdır.” Sad suresi 38/27

“Bizim sizi boş yere bir oyun bir eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi (hesap vermeyeceğinizi ) mi sandınız” Müminun suresi 21/115

Hele insanlara meydan okurcasına ve onları açıkça bilime ve bilimsel araştırmaya davet eden şu ayeti defalarca dikkatle okumak ve gerekli bilimsel araştırmayı yapmak gerekiyor..

“Neden Kur’anı dikkatle incelemiyorlar? Yoksa akılları üzerinde kilitler mi var? “ Muhammed suresi 47/24

Bedensel yapımızı oluşturan atom ve hücre yapımız, bizim doğumumuzdan ölümümüze dek, kendi yapısına, daha doğrusu bizim yapımıza uygun bizi yansıtan frekans yayınlar. Yayınlanan bu frekanslar, bizim ölümümüzden sonra yok olmamakta, sonsuza dek varlığını korumaktadır. İşte bu frekanslar yalnızca beden yapımızı değil, yaşamımız boyunca yaptığımız konuşmaları, düşüncelerimizi ve kalbimizden geçirdiklerimizi yansıtmakta ve bunlar varlıklarını sonsuza dek uzayda korumaktadır.

Bunun içindir ki...

Hazreti İsa; “Taş taş üstünde kalmayacak, ama hiçbir konuşmanız yok olmayacaktır” demiştir.

“Rabbim, gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir. O’ndan gizli kalan hiçbir şey yoktur. O işiten, bilendir.” Enbiya suresi: 11/4

“Siz, açıklasanız da, gizleseniz de, biz sizin kalbinizden geçenleri biliriz.”

Mülk suresi: 67/13

“Siz, yaptıklarınızın gizli kalacağını mı sanıyorsunuz ? Biz sizin düşündüklerinizi biliriz.” Nahl suresi: 16/19

Kur’an da yer alan bu ve buna benzer ayetleri nasıl algılayabilir ve nasıl açıklayabiliriz ?

Konuyla alakalı bulduğum bilimsel olarak aydınlatıcı bir makaleyi yorumumuza bu kısımda ilave etmekte fayda görmekteyim.

Din Ve Kuantum Fiziği - Behzat Şaşal

Hücre yapımızın içinde bulunan ve bütün özelliklerimizi hatta geleceğimizi ve geçmişimiz üzerinde etkili olan bu DNA, RNA ve genlerin tesadüfen rast gele olabilmesi mümkün müdür? Bu oluşumu tesadüfen meydana gelen bir tabiat, bir doğa olayı olarak kabul edebilir miyiz? Bunları tesadüfen oluşan bir tabiat, bir doğa olayı olarak kabul edersek; tesadüfen oluşan bir olayın milyonlarca yıldan beri hiç şaşmadan, hiçbir değişime uğramadan oluşması ve devamlılığı mümkün müdür? Mümkündür dersek bu mantıklı ve akılcı olur mu?

Hücremizin içine bu DNA, RNA ve genetik yapımızın yerleştirilme olayına külli irade yani büyük irade diyelim. İşte biz insanlar tarafından düşünce ve inanç gücümüzle hücre yapımızın içindeki DNA, RNA ve genetik yapı içinde var olan bize özgü özellik ve yeteneklerimizi, düşünce ve inançlarımızla yüzeye çıkararak onları kullanır, uygulanır hale getirmeye de cüzi irade, küçük irade ve halk deyimiyle “kader” demekteyiz.

Kısacası, DNA, RNA ve genetik yapımızın içinde var olan yetenek, kabiliyet ve özelliklerimizin yaşamımız da uygulanır hale dönüşmesi işlemi kendimize bırakılmıştır. Yalnız bizim bunları, yani kendi hücresel yapımız içinde ki genetik yapımızda var olan özelliklerimizi, yetenek ve kabiliyetlerimizi yüzeye çıkarıp uygulanır hale dönüştürebilmemiz için, öncelikle bunlar üzerinde düşünmemiz, düşünmemizin de üstünde buna bilinçli bir şekilde inanmamız gerekir.

Bu durumu, şöyle basit anlaşılır bir örnekle açıklayalım:

Yer altında 1500 metre derinliğinde petrol veya değerli bir başka cevherler olduğunu düşünelim. Bu petrolü veya değerli cevherleri çıkarabilmemiz için ne yapmamız gerekir ? Toprak altına en azından 1500 metreye inmemiz gerekir. 1500 metre inmezsek o petrolü veya cevherleri yer yüzüne çıkaramayız ve kullanamayız. İşte genetik yapımız içinde gizli vaziyette bulunan yeteneklerimiz ve özelliklerimiz de yer altındaki petrol veya cevherlere benzer. Kendi kişisel yeteneklerimizin, cevherlerimizin yüzeye çıkıp kullanılabilir hale gelebilmesi için; düşüncelerimizin, inançlarımızın o konuda güçlü ve kuvvetli olması gerekir. Yoksa yalnızca düşünmek, özellikle yapıcı etkinlikte değil de yüzeysel olan düşünmek o cevherin bulunduğu yere inemeyeceği için etkin olamayacaktır. Yani, yer altında 1500 metre de bulunan cevher için biz ancak 1200 metreye kadar inebiliyorsak, o cevhere ulaşamayız ve onu yeryüzüne çıkaramayız.

Bu gibi durumlarda birçok insan, “ben de düşünüyorum ama bir netice elde edemiyorum. Demek ki yalnızca düşünmekle bu işler olmuyor” diyerek, düşünme eylemine inanmamakta ve hatta karşı çıkmaktadır.

Yalnızca düşünmek elbette yeterli değildir. Öncelikle düşünmek denilen eylem yüzeysel değil, inanç derecesinde güçlü bir düşünce olmalıdır. Bununla birlikte düşüncelerinizin ve inançlarınızın oluşması için gerekli çalışmaları da yapmanız gerekir. Yoksa ben düşünüyorum ve inançlıyım deyip bu uğurda hiçbir şey yapmadan yan gelip yatmak, yattığımız yerden düşüncelerimizin oluşmasını istemek yeterli değildir. Örneğin, en basit olarak diyelim ki ben, bir kitap yazmak, bir eser vermek istiyorum. Elime kalemi kağıdı almadan, düşüncelerimiz doğrultusunda yazı yazmadan, sırf düşünüyorum diye eser oluşur mu ? Yeteneklerinizin, cevherinizin var olduğunu bilmek, onları yeryüzüne çıkarmakta da yeterli değil. Çünkü, onların işler hale gelmesi için onlar üzerinde çalışmak gerekir. İstediğin kadar cevhere sahip ol, o cevheri işlemezsen o cevherler kendiliğinden oluşmaz, bir şeyler ortaya çıkmaz. O cevherleri işleyerek bir şeyler yapmak,ortaya bir şeyler çıkarmak sizin yapacağınız bir şeydir.

Ya da , bir çiftçi tarlasını sürer ve ne yetiştirecekse onun tohumunu eker. Fakat ektiği tohumun yetişmesi, oluşması için gerekli bakımı ve gerekli işlemleri yapmazsa yine o tarladan istediği mahsulü alamaz. İnsanın genetik yapısı ile sahip olduğu yetenek ve özellikler de böyledir. O yetenek ve özelliklerin oluşması için gerekli çalışmaları yapmazsanız, o yetenek ve özellikler ortaya çıkmaz ve dolayısıyla hiçbir işe yaramaz.

Friedrich SCHİLLER: “Şans diye bir şey yoktur, bize tümüyle rastlantı gibi görünen şeyler, kaderin en derinliklerindeki kaynaktan fışkırır.” Bu kaynak DNA, RNA ve genetik yapımızdır.

Allah inancıyla bağımlı olarak “kader” dediğimiz oluşumlar, yine, Allah tarafından yapımızı oluşturan atom ve hücrenin içine yerleştirilmiş durumdadır. Bu yerleşim; atomlarda kuantum parçacıkları, hücrede genetik şifreler şeklindedir. Bize düşen beynimizin yapısını oluşturan bu atom ve hücrelerimiz içine yerleştirilmiş özelliklerimizi yüzeye çıkararak kullanmaktır. İşte o zaman kaderimizi elde etmiş oluruz.

Hücre yapımızın içinde bulunan atomla, hücrenin işlevleri öylesine birbiriyle kaynaşmış ve öylesine özdeş halde bulunmaktadır ki, hangi işlem hangisine aittir ayrımını yapmak imkansız denecek durumdadır. Ancak, atom ve hücreyi birbirinden kesin bir şekilde ayırdıktan sonra işlevlerini ayırt etmek mümkün olabilir. Fakat, yine de atom içindeki kuantum parçacıklarının işlevleri ile, hücre yapımız içindeki genetik yapımızın şifrelerinin işlevleri ayırt edilemeyecek kadar birbirine yakındır. Hattâ iç içedir.

(Merdan kardeşimizin de belirtmiş olduğu gibi,)
Fizik dalında bilimsel araştırmalarıyla en büyük bilim ödülü olan “Nobel” kazanmış fizikçiler, atomun iç yapısında meydana gelen oluşumları ve özellikle kuantum parçacıkları hakkındaki bilimsel açıklamalar, birbirlerinin buluşlarını tamamlar durumdadır.

Örneğin; James Maxwel, Atomların oluşturduğu elektromanyetizma oluşumlarını, fizik kanunları şeklinde formüle etti. Bu buluşa göre ışık, elektromanyetik bir dalgaydı.

Örneğin; Philippe Lenard, Atom elektronlarının foto-elektrik olayındaki rolünü, etkinliğini ortaya koydu.

Örneğin; Albert Einstein; fizikçiler arasında ışığın dalga olayı mı, yoksa parçacık olayı mı olduğu üzerindeki ayrım ve tartışmaları ortadan kaldıracak şekilde, bilimsel olarak ışığın hem dalgacık hem de parçacık karakterinde olduğunu ortaya koydu.

Atom çekirdeğinin içindeki parçacıklara Kuant kavramını ilk kez Max Planch kullanmıştır. Albert Einstein’de bu kuant kavramını Foton kavramı ile eşdeğer anlamda kullanmıştır. Çünkü Kuant’ta, Foton’da ışık veren ve ışık tanecikleri taşıyan parçacık olarak tanımlanmaktadır.

Foton için “optik kuant” kavramı da kullanılmaktadır. Çünkü, fotonlar aynı zamanda elektromanyetik kuvvetlerin etkileşim partikülleri olarak kabul edilmektedir.

Bu açıklamaları topluca analiz ederek açıklarsak: Atomlardan kuant parçacıkları ile ilgili parçacık-partikül teorisi ve buna bağlı olarak Dalga teorisi; ışık parçacıklarından meydana gelen bir oluşumdur. Bu parçacıklar bazı açılardan da dalga gibi davranır sonucu elde edilir.

Bir insanın bedensel yapısının 60 ile 100 trilyon hücreden oluştuğu bilimsel olarak ortaya konmuştur. Biz, bu rakamı ortalama 80 trilyon olarak kabul edelim.

Hücre yapımızın içinde de atomlar bulunmaktadır.

Bu ne demektir ?

Bu, bir insan bedeninde trilyonlarca, algılayan, depo edip arşivleyen gizli kamera var demektir. insan vücudunda hücre yapısından çok daha fazla atom bulunmaktadır. Eğer, vücudumuzda hücre yapımızdan daha fazla atom varsa bu, vücudumuza hücrelerden daha çok atom yapımızın egemenliği söz konusudur. Atomun egemen olması da, atom yapısındaki kuantum parçacıklarının egemenliği demektir. Kuantum parçacıkları da, yalnızca fiziksel özelliklere sahip olmayıp, aynı zamanda Kur’an da birçok ayette belirtilen Allah’ın bizlere şah damarımızdan daha yakın ve içimizde varlığını yansıtan bir yapıya sahip olduğunu da ortaya koymaktadır.

Bu gereğinde, atom ve hücre denilen gizli kameraların, algılayıp depo ederek arşivledikleri bilgileri ortaya koyabilme özelliğine, işlevine de sahip bulundukları demektir.

Bu, Kur’an daki birçok ayetin bilimsel olarak açıklanması ve bilimsellik kazanması demektir.

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onların yanından hiç düşünmeden, yüz çevirerek geçerler”

Yusuf suresi 10/105

“Biz onlara ayetlerimizi ufuklarda (dış dünyada) ve kendi içlerinde (iç yapılarında) göstereceğiz.”

Fussilet suresi 41/53

“Biz her şeyi huzurumuzda bulunan bir düzene, bir plana göre yarattık!”

Kamer suresi 54/49

“Gece ve gündüz tesbih ederler, hiç ara vermezler. Onlar için ibadet tabii ve aralıksızdır.”

Enbiya suresi 21/20

Burada bütün varlıkların yapısını oluşturan Atom ve hücrenin iç yapısındaki hareketlilik
Allah’ı tesbih (ibadet) olarak anlatılmaktadır.

“Nerede olsanız o sizinle beraberdir. Çünkü size hayat veren ruhunuz o’na bağlıdır. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”

Hadid suresi 57/4

“Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları hakkında aleyhlerinde ve lehlerinde şahitlik edecektir.”

Fussilet suresi 41/20

“Göklerde ve yerde olanları bilir, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri de bilir. Allah, göğüslerin özünü bilendir.”

Tekabün Suresi: 64/4

“Sözünü açık söylesen de, gizli söylesen de, muhakkak o gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir”

Taha suresi 20/7

“Rabbin, gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir. O’ndan gizli kalan hiçbir şey yoktur.O işitendir, bilendir.”

Enbiya suresi 21/4

“Siz, açıklasanız da, gizleseniz de, biz sizin kalbinizden geçenleri biliriz.”

Mülk suresi 67/13

“Siz, yaptıklarınızın gizli kalacağını mı sanıyorsunuz ? Biz sizin düşündüklerinizi biliriz.”

Nahl suresi 16/1

Bütün bu oluşumlar, atom ve hücre yapımızdan bizim kontrolümüz dışında yayınlanan ve bizim varlığımızı yansıtan frekanslar sayesinde olmaktadır.

Örneğin, görüntülü cep telefonları ile bilgisayar üzerinde düşününüz. Küçücük bir cep telefonu veya bir bilgisayarla dünyanın neresinde olunursa olunsun, karşılıklı konuşur gibi birbirinizi görerek konuşabilmektesiniz. Buna bir de televizyon yayınlarını ekleyin.

Bu iletişim olayı nasıl gerçekleşmektedir ?

Bu ve buna benzer bütün iletişim olayları uydu aracılığı ile uydu sistemi ile olmaktadır. Dünyamızdan binlerce kilometre uzağa atılan uydularla dünyamızdaki iletişim sağlanmaktadır.

“Göklerde ve yerde inanmak isteyenler için ibret dolu mesajlar vardır”

Casiye suresi : 45/3

“Her şey Allah’ın plânı, idaresi ve ilmi dahilinde gerçekleşmektedir”

Maide suresi: 5/57

“Gayb (bilinmeyen) aleminin, bilgi alanı dışındaki güçlerin ve imkânların anahtarı, şifreleri Allah’ın elindedir. Anahtarı, şifreleri O’ndan başkası bilmez. Karada, denizde ve havada ne varsa O bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. Yerin karanlıkları içinde tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru (hücre ve atom) canlı ve ölü ne varsa, hepsi, her şey doğruları, hak’ı ortaya koyan kâinatın kayıp sicilinde Kanunlar ve İlkeler kitabında bilgi işlem merkezinde (Levh-i Mahfuzda) yazılıdır.”

Enam suresi: 6/59

Buradaki açıklamaları lütfen bir bütün olarak ele alın ve bütün olarak değerlendirin.
cep telefonları, televizyonlar ve bilgisayarlardaki internet ve karşılıklı görüşmeleri sağlayan sistemleri, yukarıdaki ayetlerle birlikte düşünüp değerlendiriniz. Bu değerlendirmeden bir sonuç elde etmek istiyorsanız, adına doğa dediğimiz, tabiat kanunlarını ve bu kanunların değişmez, şaşmaz işleyiş sistemini inceleyiniz. Bunu incelebilmeniz için de, tabiat varlıklarının temel yapısını oluşturan atom ve hücrenin iç yapısına giriniz. Hücre yapısı içindeki DNA, RNA ve genetik yapının özüne ve işleyişine, atomun iç yapısındaki nötron, elektron, pozitron ve çekirdek, çekirdeğin içinde kuantum parçacıklarını inceleyiniz. Bunların hepsi doğa, tabiat denilen sistemin işleyiş kanunlarını oluşturmaktadır. Bütün bu oluşumları da Kur’an, bakın ne kadar kısa, açık, öz ve veciz bir şekilde açıklamaktadır:

Kur-an: “tabiat kanunları için Allah’ın İlâhi Kanunları” demektedir.

Fetih suresi: 48/23

Daha ne söylenebilir ki !...
Evrende bütün varlıkların temel taşı olan atom ve hücreyi, isterseniz ayrı-ayrı, isterseniz ikisini birlikte birleştirerek, özleştirerek ele alınız. İnsanlar, yani bizler, atomun ve hücrenin iç yapılarından kaynaklanan manyetik ve biyomanyetik dalgalarla, yani oluşturdukları frekanslarla, Yaratanla birebir iletişim içinde olmaktayız.

Kısaca; Atom, yapısı içindeki kuantum parçacıkları ile yayınladığı frekanslarla hem kendisinin hem de bizlerin Allah ile bağlantımızı, iletişimizi sağlamaktadır.

Beden yapımızı oluşturan Atom ve atomun içindeki kuantum parçacıkları dahil olmak üzere, atom ve hücre yapımızdan ve bizi yansıtan frekanslarımızla insan ve Allah bağlantısını böyle görüyor ve böyle açıklamaya çalışıyoruz.

Bundan sonraki değerlendirmeyi sizlere bırakıyorum.

Sonuç olarak:

Bazı çevreler atomu cansız, hücreyi canlı varlık olarak kabul etmektedirler. En büyük yanılgımız ve aldanışımız buradadır. Lütfen, şöyle bir varlık düşünün. İçinde akıl almaz bir hız ve hareketlilik ve yine akıl almaz bir enerji bulunsun. İçinde hareketlilik ve enerji bulunan bir varlığı cansız olarak kabul edebilir misiniz ? Eğer kabul ederseniz bu akılcı ve bilimsel olur mu ? Oysa hücre yapısının canlılık özelliği başka, atom denilen varlığın canlılık özelliği başka görünümdedir.

Bu iki farklılığın özde birleştiğini, bütünleşip özdeşleştiğini neden göremiyor ve kabul edemiyoruz. Ne zaman ki bilim, atom ve hücre ikilisinin özde birleştiğini görecek ve bilimsel araştırmalarını bu anlayışla yapmaya başlayacaktır. İşte o zaman insanlığın önünde yepyeni bilim kapıları açılacak ve insanlık yepyeni bilimsel sonuçlara ulaşacaktır.

Örneğin; bu günkü bilim düzeyinin yetersizliğinden, fizikötesi, bilimdışı metafizik denilen birçok olay ve oluşumların hiçte sanıldığı gibi fizikötesi, bilimdışı ve metafizik olaylar olmadığı ortaya çıkacaktır. Tam aksine bunların hepsinin bilimsel birer olay ve oluşum oldukları anlaşılacaktır.

İşte o zaman insanlar, din ve Allah varlığına bilimsel yollarla ulaşacak ve bilimsel olarak inanacaktır.

Akıllı kimse, gökteki aya, güneşe, yıldızlara, yeryüzündeki bitki, hayvan ve acaip değişmelere baksa, Allahü teâlânın varlığına, birliğine ilim ve iradesinin kemaline, akılları durduran hikmetinin sonsuzluğuna, kudretinin büyüklüğüne ve nihayetsizliğine iman eder, nimetlerine şükreder.

Bugün hayatın nasıl meydana geldiğini şöyle açıklıyoruz: Dünyanın ilk havasında amonyak, oksijen ve karbonik asit vardı. Yıldırımların tesirleri ile bunlardan amino-asitler meydana geldi. Milyarlarca sene evvel, ilk defa su içinde protoplazma husule geldi. Bunlardan ilk amibler meydana çıktı. Hayat suda başladı. Sudan karaya çıkan canlılar, havadan amino-asitleri alarak proteinli bünyeler meydana getirdiler. Görüldüğü gibi, bütün canlılar sudan gelmektedir ve ilk canlılar suda teşekkül etmiştir) diyorlar.

Bu konudaki Kuran ayetleri:

(İnkâr edenler, bütün canlıları sudan yarattığımızı bilmezler mi?)

(İnsanı sudan [meniden] yaratarak erkek ve kadın akrabalar yapan Allah’tır.)

(Yerin yetiştirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allahü teâlâ her türlü ayb ve noksandan münezzehdir.)

Burada, nebatatı ve hayvanatı tetkik edenlere ve bunların yanında (Bilmedikleri şeyler) buyurarak, insanların ancak zamanla ve yavaş yavaş bulabildikleri, atom enerjisi gibi, yeni kaynakları inceleyen ilim adamlarına imalar, işaretler vardır. buyuruluyor ki:

Gökleri ve yerleri yaratması, renklerinizin ve lisanlarınızın ayrı olması, Onun varlığının işaretlerindendir. Doğrusu burada da anlayabilenler için ibret vardır.

Kâinatta bazen bir gezegen parçalanıp ortadan kaybolmaktadır. Bilime göre dünyamız, önceden kat’i olarak hesap edilemeyen bir zaman sonra, param parça olacaktır . Halbuki bunu Kur’an-ı kerim bize 1400 sene evvel bildirmiştir. Âyet-i kerimelerde buyuruluyor ki:

(Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı, yeryüzü ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman.)

Size, varlığına ve birliğine delalet eden âyetlerini, mucizelerini gösteren, size gökten rızk indiren Odur. Bu âyetlerden, işaretlerden Allah’a inananlardan başkası ibret almaz.

Bugün, en büyük bilim adamları, dünyada albüminlerin, proteinlerin nasıl meydana geldiğini şöyle izah etmektedir: (Yağmurlu günlerde yıldırım ve şimşeklerin tesirleri ile havadaki oksijen ve azot birleşerek renksiz azot monoksit gazını meydana getirmekte, bu gaz tekrar oksijenle birleşerek, turuncu renkli azot dioksid, diğer taraftan yine yıldırım ve şimşeklerin tesiri ile havadaki rutubet ve azottan, amonyak meydana gelmektedir. Azot dioksid ise, rutubetin tesiriyle nitrik aside dönüşmekte, bu sefer nitrik asit ile amonyak, yine havada bulunan karbonik asitle birleşerek amonyum nitrat ve amonyum karbonat hasıl olmakta, meydana gelen bu tuzlar, yağmurla yer yüzüne inmektedir. Yer yüzünde bu tuzlar toprakta bulunan kalsiyum tuzları ile birleşerek kalsiyum nitratı meydana getirmekte, bu tuz da bitkiler tarafından emilerek onların yetişmesine sebep olmaktadır. Bu bitkileri yiyen insanlarda ve hayvanlarda, o maddeler muhtelif proteinlere, dönüşmekte ve bu hayvanların etlerini, sütlerini, yumurtalarını yiyen insanları beslemektedir. O halde, insanların rızkı, Kur’an-ı kerimde bildirilmiş olduğu gibi, semadan gelmektedir.

Mevlana dan çok etkilendiğini belirten ve 18. yüzyılda yaşayan Alman filozof Hegel'in görüşü: "Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir zihin, akıl ya da tinin ürünüdür"

"Mevlana daha 13. yüzyılda, hücrelerin varlığının bilimsel olarak kanıtlandığı 18. yüzyıldan 5 asır önce, 'Biz arı gibiyiz, bedenlerimiz de bal peteği gibi... Allah insanları göz göz yaratmıştır' demektedir. 'Göz göz' olarak ifade edilen kelime orijinal Mesnevi metninde 'hane'dir.
Bu da İngilizce'de hücreyi ifade etmekte kullanılan 'cell' (odacık) kelimesinin karşılığıdır.
Ayrıca, Mevlana dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü, hatta dünyadaki tüm nesnelerin döndüğünü 13. yüzyılda belirtmektedir.

Yine Kuran'da Güneş ve Ay'dan bahsedilirken de her birinin belli bir yörüngesi olduğu vurgulanır:

Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor. (Enbiya Suresi, 33)

Yukarıdaki ayette geçen 'yüzme' kelimesi Arapçada 'sabaha' olarak ifade edilir ve Güneş'in uzaydaki hareketini anlatmak üzere kullanılmaktadır. Bu kelime Güneş'in uzayda hareket ederken kontrolsüz olmadığı, ekseni üzerinde döndüğü ve dönerken bir rota izlediği manasındadır. Güneş'in sabit olmadığı belli bir yörüngede yol almakta olduğu, bir başka ayette de şöyle bildirilmektedir:

Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir. (Yasin Suresi, 38)

Kuran'da bildirilen bu gerçekler, ancak çağımızdaki astronomik gözlemlerle anlaşılmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda saatte 720.000 km'lik muazzam bir hızla hareket etmektedir. Bu, kabaca bir hesapla, Güneş'in günde 17 milyon 280 bin km yol katettiğini gösterir. Güneş'le birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi katederler.

Gayrimüslim birçok bilim adamı İslam'ın bu kutsal kitabından faydalanırken, bizim Kur'an-ı Kerim'i sadece ahiret işlerinde dua niteliğinde okumamız büyük bir eksikliktir.

Hep aradığını dışarıda arayan EY İNSAN,
Göklerden bahseder, göklere bakarsın!
Yerlerden bahseder, dünyaya bakarsın!
Gökte sende, yer de sende...
Artık:
"Ey Habibim, bakışını karşıdan gönlüne çevir!"
emrine uyma zamanı gelmedi mi?

Yedi gök, yer
ve
bunlarda bulunan herkes
O'nu tesbih eder.
O'nu hamd ile tesbih etmeyen
hiçbir şey yoktur.
Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız..."

(el-İsrâ, 44)
Her nereye yüzünüzü dönerseniz Rabbinin yüzü oradadır. (Bakara suresi 2-115)

Gelelim Kuantum fiziği meselesine;

Kuantum ve Kuantum fiziği nedir?
Kuantum sözü Almanca olup “miktar” demektir. Bu sözü ileri sürmüş olan fizikçi Max Planck enerjinin bölünemez en küçük parçası olarak tanımlamıştır. Kuantum Fiziği ise, “doğanın en küçük parçaları” ile ilgilenen bir kuramdır. İlgi konusu içine atomlar, atom çekirdekleri, bu çekirdeklerin yapıları ve onları oluşturan parçacıklar ile bu parçacıklar arası etkileşimlerdir.
Kuantum potansiyeli ne anlama gelir?
Her nesne dalga paketi şeklinde düşünüldüğüne göre bu paketi bir arada tutan bir potansiyel söz konusudur. Potansiyel Enerji her nesnede bulunan bir özelliktir. Nedeni ise hiçbir nesnenin tek başına olmadığı ve çevresi ile birlikte düşünülmesi gerektiğidir.
Klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki fark nedir?
Klasik fizik ile Kuantum fiziği arasında birçok fark vardır. Bunlar kısaca:
1. Klasik fizikte uzay ve zaman süreklidir. Kuantum Fiziğinde süreksiz ve kesiklidir. Bu bakımdan Klasik fizikte nesnelerin özellikleri sürekli birer değişkendir. Oysa ki Kuantum Fiziğinde tüm bu değişkenler süreksiz olup ani sıçrayışlarla bir durumdan diğerine geçiş olur.
2. Klasik fizikte determinizm yani “belirlilik” vardır. Oysa ki Kuantum fiziğinde olaylar determinist olarak gelişmezler. Daima belli bir olasılık yüzdesi bulunur.
3. Klasik fizikte bulunan determinizm nesnellikle el ele gider. Yani, nesnelerin birbirlerinden bağımsız oldukları ve her bir nesnenin çevresinden yalıtılarak incelenebileceği inancı ve görüşü vardır. Oysa ki Kuantum Fiziğinde nesneler birer enerji dalgası olarak görüldüğünden klasik anlamda “nesnellik” kaybolmaktadır. Yerine bütünsel bir etkileşim ve evrende sıçramalarla değişim kavramları ileri sürülmektedir.
4. Kuantum Kuramı gözlenen ile gözleyeni ayrı saymaz. Yani, biri diğerini etkileyip değiştirebilir. Bu bakımdan bağımsız nesne kavramı yok olduğu gibi etki edip dönüştürme yeteneğinin sadece canlılara ait olmadığı da söylenebilir.
Kuantum kuramında zaman kavramı yerine “an” kavramı geçerlidir. Her olay bir anda oluşur ve bu bakımdan olaylar arasında süreklilik geçerli olmaz. Ancak olaylarda nedensellik istendiği için bu nedenselliği koruyacak ara parçacıklar (dalgalar) aranır ve de deneysel olarak bulunmaya çalışılır. Kuantum Kuramına göre evrende süreksiz bir bütünlük vardır ve her nesne diğer her nesne ile anında etkileşir.
Asla, gerçeklik tek değildir ama “hakikat” tektir. Bu bakımdan “gerçeklik” ile “hakikat” farklı düşünülmelidir. Gerçeklik görelidir ve her topluma hatta her insan göre farklı olabilir. Ama, hakikat değişmez. Çünkü nesnelerin hakikati tektir ve teklikle bütünleşmiş durumdadır. “Çokluk” hakikat boyutunda yanıltıcı olup tekliğin bir gölgesi veya yansıması olarak düşünülmelidir.
İnsanlar hakikatin tekliğine ulaşmadıkça bölünmeler ve çatışmalar kaçınılmaz olacaktır. Kuantum Kuramının gösterdiği “Bütünsel teklik” ilerde insanların bu
anlayış içinde birleşmelerini sağlayacaktır.

Yunus suresi 61 ayet:
Rabbinden,ne yerde, ne gökte zerre kadar ondan ne küçük ne büyük hiçbirşey kaçmaz Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.

İnsanlığın kendi öz gerçeğine yaklaşması için dev bir adımdır Kuantum fiziği. Ve Sonuçta Kendi kitabını okuyunca kainat aynasından kendini seyredecektir.

"Ey insanoğlu, sen kendini cism-i sagirmi sanırsın;
kainat sende dürülüdür!!!" Hz Ali

(cism-i sagir=küçücük bir varlık)

"Her ne var ise iki alemde,
Hülasası vardır bu Adem'de...!" Hz Ali

Hararet nardadır, sacda değildir,
Keramet baştadır, tacda değildir,
Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüste Mekkede, Hacda değildir

Hacı Bektaş Veli

“İlim” bir nokta idi cahiller onu çoğalttı. Hz. ALİ

Yunus değil bunu diyen
Kendiliğidir söyleyen
Kafir olur inanmayan
Evvel,ahir,hem AN benem

Varlığına ispat arayanın da kendisi yine O’nun Varlığına en büyük delildir.

Saygılar





merdan
merdan's picture

bu yazıyı 23:58 de okumayı bitrdim. cevabımı yarına saklıyayım
yatacam çünkü
saygılar.





merdan
merdan's picture

cevap hakkımı ertesi güne saklıyorum.

saygılar.





merdan
merdan's picture

ya o kadar uzun bir yazı yazmışsın ki neresini eleştireceğimi şaşırıyorum. neresinden başlasam, neresiyle sonuca bağlasam. bütünlük sağlayamıyorum.

yanlız yazının çoğu anladığım kadarıyla alıntı. bu durumda kime karşı eleştiri yapacağım ?

bir noktayı öncelikle açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Kuantum kuanta denilen, yapıtaşları bile olmayan enerjiyi ifade ediyor. fotonları...

birincisi kuantum u maddenin atomötesi yapıtaşları olarak düşünmek yersiz olur. çünkü kuantalar energidir. anlık bir enerji...

evet adına bacagım kadar kalın kitaplar yazılmış yeni fizik(kuantum) bir kaç cümle ile anlatılacak gibi degil
örneğin maddelerin ışık hızıyla fırlatılması yoluyla kütlesinin küçüldüğünü biliyor muydunuz?

mesela ben sizi ışık hızıyla fırlatsam

40 mt ilerdeki 30 cm2 bir pencereden geçirebilirim. sizin alıntı yaptıgınız yazar bunu atlamış. oysa ki insan bir bütün değil midir tanrıya göre ??

bir ikincisi insanlıgın çamurda çıkıp, belli kurallara göre yaşaması ve sonun da ruhum ölüm sonrası özgür kalması ve cennet cehennem de sorguya çekilmesinin sebebi ne?

neden böyle bir şeyin gereksinimi duyulmuş ?

bu bana çok ilginç geliyor mesela.

daha fazla kafama takılan soru varda, site çarpılır :)) bende

saygılar.





misafir
misafir's picture

çamur deyip geçme merdan. çamur (balçık) dediğin yani insanın meydana geldiği madde üç madde nin birleşmesinden meydana gelmiştir.





başak1
başak1's picture

Ey susuz çöllerde su arayan,derdine derman dileyen,

Bu soruları soruyor olman dahi içindeki su hasretinin işaretleridir ki bu da göstermekte çok yakındır suya kavuşman.Seni dosdoğru olan dostun yoluna götürecektir bu hasret.Çünkü "Arayana Bulunurum" demek te güzel Rabbim...

Mikrokosmos olan ve en şerefli mahluk olarak yaradılan İnsanoğlunun bu dünyaya geliş sebebi zaten kendini arayıp bulması Yaradanı ile ölmeden vuslat etmesidir.Çünkü yine hitap O'dur ki; "Bu alemde kör olanlar öbür alemde de kör olacaktır".

Esasen uzunca olan yorumda hem zahir(bilimsel-maddi) açıklamalar yapılmıştır "gereken alıntılar ilave edilerek" hem de manaya yönelik açıklamalar vardır satır aralarında çok iyi görebilen gözler için.Ancak önemli olan satırlar değil Sadır(Gönül)dır.Ve yine herşey işte o Gönül içinde olup bitmektedir.

O Gönlü cehenneme çeviren de kendin,Cennete çeviren yine kendisi.Ne ekiyorsak onu biçerek. Eğer benliğimizi ortadan kaldırabilirsek işte o zaman şeytaniyet vasıfları yok olur yerine rahmaniyet yerleşir tüm ihtişamıyla.Yeter ki sen senliğinden çıkmış olasın.Ne zaman ki nefsine arif olursun o zaman Rabbini bilirsin.İşte o AN vücut dağın paramparça olup "Bir ile bir" olursun gerçek manada...Ancak sen kendini Yaradandan ayrı zannı içinde olduğun sürece ten gözünden hakikati görmen mümkün değil.Ben den içerisini görmen bu zandan kurtulmana bağlı.Bütün emanetleri götürüp asıl sahibe vermek için hiç tereddütün olmasın ki, madde kapısının ardındaki "Selam" sesini duyup kurtuluşa erenlerden olasın..

Selam Olsun Dost Dilinden...





merdan
merdan's picture

neyse verimli bir tartışma oldu en azından.

bişeyler öğrendik mi?
bence öğrendik.

iyi geceler