GEL
( I )
İnsan olmaya varılan yolda tutar yolun üstünü yedi başlı dokuz boynuzlu bir ejderha – ki hiç görmediğini sandığındır o – bir ömür seninle yemiş, içmiştir hem de hiç haberin olmadan. Ne zamanki gönül aşktan ve masumluktan yana bir yol tutmak istese çıkmıştır ve hep çıkacaktır yolun üstüne bu yedi başlı, dokuz boynuzlu ejderha.
Beyninde yankılanan ikinci bir sesin varlığı gibi bu canavar sana engel olmak isteyecektir. Birinci seslenişin önüne geçip kesecektir eşkiya gibi yolunu ve karıştıracaktır aklını zorlu görüntüsüyle. Birinci ses hep söyler sana “var yola gel” diye. İkinci ses ise hep olur yol üstünde bekleyen o zorlu ejderha. Fakat varsın olsun yolun üstünde engeller kılan bu canavar. Bundan sakın korkma. Sadece bilki gönlün artık hakikatin masumluk yolundadır ve yolun üzerindeki ejderhayı uykusundan uyandırıp kendine çekmenin tek yolu ancak yolda olmaktır. Şimdi sana kalan sadece elindeki dost kılıcının Zülfikâr olan keskin yanıyla yoluna devam edip gizlilikten çıkan bu yaratığa yiğitlik ve mertliğini göstermendir. O halde çalmalısın keskin kılıcını yedi başlı, dokuz boynuzlu canavarın cılızlaşmış boynuna. O canavarı bile ejderhalıktan kurtarmalısın aynı Nuh’un her çiftten olan yaratıkları kurtardığı gibi.
Yoluna çıkmış olan bu canavarın yedi başının kesilip alınması ve dokuz boynuzunun kırılmasının gecikmemesi gereken günüdür aslında geçen her günün. Senin ve herkesin de “insan” olmayı hakettiği kurtuluş günüdür o gün. “Gel” denilen çağrı işte budur sana. Tatlı dilin yılanı deliğinden çıkarması gibi masum olmaya ve hakikatli bir bilişe ulaşmanın sevgi dolu, aşk dolu arzusu hemen çıkaracaktır karanlık mağarasından bu canavarı hedefine giden yolun üstüne. Böylesi bir canavarın boynunu kolayca kesmek istersen önce almalısın eline dostun hikmetli aşk bıçağını ve patikalara, çalılara, dikenlere düşmeden anayoldan ulaşmalısın erişeceğin hedefine. Aşık bir gönüle engel olabilecek maddesel bir varlık daha yaratılmadı dünya aleminde. Yolunda durmadan yürümelisin. Yollar eğlenmek için yaratılmadı, yürünmek için açıldı, karlı dağları aşmak için yapıldı; dost yüzü suyunun hürmetine. Onun için utanma ve korkma... Gel!...
( II )
İlk ve son bileceğin tek şey ben’i sevebilmendir. Bu sessiz bilmecenin ilk tanımlayabileceğin ve sonunda da unutman gereken hali işte özünde budur. Aklında tut bu ilk “ben” kelimesini ve gönlünde sakla son olanı sonsuza kadar...
( III )
Ben’i sevebilmen için istenilen şudur “sen” denilenden:
Eğer var ise kin ve nefret dolu duyguların, düşüncelerin bulmalısın onları tek tek saklandıkları fare deliklerinde. Hangi düşünceye, inanca ya da bilgiye ait olursa olsun toplayıp hepsini kuru çuvala, kilitli bir sandığın içine kilitlemelisin aman vermeden. Sonrasında varıp bir deryaya sandığının kilidini anahtarınla açarak boşaltmalısın o sonsuz deryanın içine; karanlığa ait, kan, kavga, davalar, feryatlar dolu her neyin varsa. Ben’i sevmek ne kadar kolay gördün değil mi? Kin ile yoğrulmuş ve maya tutmuş neyin varsa; aşk adına dökmeye razı değilsen bu temiz deryaya, sandığındaki kirli, paslı hazine sana kalır ve senin olur ölesiye. Ama bundan sonra daha etme şikayet sahip olursan böyle bir hazineye. Ben’i sevebilirsen açıktır yolların. Ben’i sevmez isen yol ne yapsın yoldan dönene, yolda eğlence yerlerinde eğlenipte kalana. Kupkuru bir salın küreğini çekerek dolaşmaktayken deryanın üstünde halâ vakit var dalgalara yenilmeden önce. Haydi dök sandığın içindekilerini... Kabul... Gel!..
Daha bitmedi ama yeni başladık ilk adımlara. Şimdi sırtındaki etiketli ceketini, kıyafetlerini çıkartıp vermelisin bir dilenciye. Fakirliğin ve dervişliğin hırkası denilen tevazulu, edepli olan o güzel yüzünü turap eylemelisin namı nişanlı şöhretinden vazgeçip. Dünyada masa üstü isimliğine, mermer mezar taşlarına dair olan neyin varsa kıyafetlerinle birlikte çıkartıp ortalık bir meydanda tereddüt etmeden yakmalısın. İsminin başına koyacağın ya da konulabilmesi için herşeyi yaptığın, övünç ve gurur kaynaklarını göm toprak yapılı bir mezara. Yazdır mezar taşına ismin yerine “hiç” diye. Yazısız bir suskunlukla... Gel!...
Yaklaş yaratılmış her varlığın yaratılış sebebine. Ağzındaki kemiksizce dolaşan, çatal dilini bir dil eyle. Nasılki düşüncelerindeki çatallı ikilikte duyduğun ses yalan ile kandırmışsa seni; sen onu bir dil ve bir ses eyle. Tüm yalanların sona ermesi buna bağlıdır çünkü. Dosdoğru olan bir aşıklık hali ile her şeye ve her nesneye yaklaştığında göreceksinki ben’i ne kadar sevmişsin. Dilin çatallı olmasın ama kınında bekleyen iki yanı da keskin bir kılıç olsun. Şimdi söyle, anlat aşk dolu masum gönlünün tüm beklentilerini. Açık kollarım yolunda, canım canında… Gel!...
Her vakit yolda olan ya da yolun dışında olan da vardır. Kıskanma ve isteme onların durumunu, yolunu ve yordamını. Merak etme başkasının üzerinde oturduğu emanetin ak ya da kara yanını. Nazarını sen’den sana kılki ben’i sevmiş olasın. Kendi gönül aynanda gördüğün tüm güzelliklerden bile geç ve isteme en güzel olanı bile. Sınır yoktur sahipliğe. Gönül koyma onun için yol üstünde gördüğün herhangi bir yere bile. Bir göz ol ki o gözün görüş içindeki göz olsun. Haset ile nazar etmeklik her kimdeyse ona kalsın. Gözündeki görüş bakınca gülümser gözüne. O gözlerdeki görene kurban ben olayım… Gel!..
Verdiğin hükümlerin var ise bilmediklerinden yana geri dur bundan. Eleştiri ve hüküm vermenin zehirli oku öyledirki geri döner vurur seni. Ben’i sever isen eleştiri ve hükmün oklarını hayali hedeflere atmaktan uzak dur. Ağzından okladığın her hedefin merkezinde yine sen olursun. Atılan ok sana gelir, sen bile atmış olsan. Ya sen böyle olunca ben’i nasıl seversin? Geri dur ve ağzını bir yay gibi gerip alevli oklarını tez elden güle çevir. Güldeki diken oktan hem hayırlıdır ve hem daha vurucudur. Avcı isen gönlümü okla, bir yudum şarap sun dudaklarından; gözüne kestirmiş olduğun ben gibi avına. Ben’i öyle bir usta avcı olup vurki ispat olayım canım ile ölümün dirilik olan yanına ve kızıl şarap gibi kanın olup akayım damarlarında… Gel!...
Birlikte olmanın ve bir vücut olmanın arzularını cesetlerde aramadan anlamalısın gerçek birleşmeyi. Topraktan olan vücut sadece bir cesettir ve rüzgâr ile dağılıp esen bereketsiz bir tozdur. Toz toprak yerlerde, havai olarak esipte konamazsın verimli bir tarlanın nasip üreten hikmetine. Sen öyle bir toprak olki tarlada salınan bir başağın en dolgun buğdayında bul kendini. Seni un edip, taşlardan, çakıllardan eleyip, su ile karıştırıp mayalı bir hamurdan şekil verebilen, çiğ ve pişmemiş iken yakarak ekmeğe dönüştüren bir ateşli fırın ustasının eline düş. Yine düş er bir kişinin vücuduna otuz iki pare diş ile ezilip. Lezzet ile yarayışlı kıl kendini ve yitir kendini o insanın içinde. Adın başlangışta toprak iken “insan” olsun bir kere daha. Ama unutma tohumun düştüğü tarlanın bereketini, tertemiz, sahipli olan tarlalığını. Bir buğday tohumu sadece kendine layık kılınan bir tarla için vardır. İkinci ve üçüncü tarlalara kırık buğdaylar başak veremez. Dolu bir başak gibi eğ boynunu ben’i seversen… Gel!..
İp cambazlarının, maskaraların renkli dünyalarındaki ışıklar söner her oyundan sonra. Her türden oyun sona erince de herkes çıkarır taktığı maskesini ve gider kendi yuvasına, yurduna. Sahnede oynanan sihirbaz numaralarının adı üstündedir; “numaradır”. Aldatır gözlerini, gönlünü, aklını. Aldanma maskaralıkların, kahkahaların ışıklı, renkli bulanık aldatmacasına. Maksat yerini bulmuş ise sen öğret sihirbazlara gerçek sihirin en gizemli ve gerçek oyununu. Maskaranın, sihirbazın üzerine perdeyi örtünce kaybolsun ortalık yerden bu numaracı. Perdeyi açtığında yokluğun içinde kaybolsun numaraların, cambazlıkların, renkli düş kandırmacalarının hepsi. Fakat bu perde oyununda sen numara yapmamış ol ve artık bir daha geri gelmesin gittiği yerden bu zaman avutucuları. Aç artık ben’deki ağır perdeni de göstereyim ben’im olan nurlu yüzümü sana… Gel!..
Maddeye, mala, mülke ya da paraya, pula dair kazandığın tapuların, senetlerin, evrakların üzerine “emanettir” diye belirt. Altına da el yazınla “önemli nottur” diye yaz hamişini. De ki “amaç edindiğim varış yerine vardıracak olan aracımdır bu emanetim” bunu mutlaka not et el yazınla. Arif olanlara malından, mülkünden yana ne varsa sorulunca bu not ile birlikte göster. Maddeden yana dünya üzerinde bir fakir olursa bilki tamah etmekten, paraya, altına, faize, borsaya gönlünü satmışlığın kayıtlanmış belirtisi olan tapular ve senetler, çekler çoğalmıştır dünya üzerinde. Herkese yeteni veren, yeterince vermiş olan ise seyirdedir bu halleri. Tespit etmektedir her an tapulara, banka kasalarına yığılan senetlerin, çeklerin, nakitlerin haksız hesabını. Mutlaka alacaktır herkes zerresine kadar olan gerçek hakkını kazanılan ya da kaybedilenden yana. Yalnızca sen evet en azından sen bile olsan uzak dur Allah gibi tapınmaktan mala, mülke. Ben’i sevmek için, ben’imle cemal cemale durabilmen için gereklidir bu hal. Ben’im dediğim söz ile her şey mümkün olur ancak. Bu sözümüzü ikrarın say ve tazece söylenmiş olan bu sözümüzü de unutmadan… Gel!...
Ve artık bunca yol aşmışlığın mutlu yorgunluğu sana bencillikten, benlikten yana daha ne bırakır gayrı bilemem. Aştığın her engel, vardığın her adım seni alacaktır senden. Bu sen’in elinde olan da değildir zaten. Sen ben’i göremezsin fakat sana “sen” dediğim kaybolmuş ve “yok” olmuş ise mutlak olarak bilirsin ben’i. Ben ile sen arasında kalan bu ağır perdeler sana uzun uzadıya anlattığım lâtif, narin bir perdeler bütünüdür. Güneşe engel olan bir perde ise açıvermeli değil mi o perdeyi? Bir güneşin aynadaki yüzünde parlayan güneşin kendi değilde nedir? Sen perdenin gerisinde sırlı bir aynaya dönüşmüş isen “be hey dostlar ben’i seven o aşık öldü” desem o zaman bu sözün tam yeri değil mi? Tam yeridir ve tam zamanıdır. Ben’i sevdiğin son olarak işte bu “son”suz halli yansımandan apaçık belli olsun.
Ben’i sevdin, ben ise sen diye ben’i sevdim. Sen ben’i sen sandın, ben seni ben sandım. Bu iki zandan birisi doğru iken ben’i sevebilmen ancak bağlanmıştır bu derde derman olan sözden birisine. Bul o doğru sözlü olan cümleyi ve gel o zaman boyun ver canına hükmetmiş olan bu katli fermana… Gel!..
( IV )
Yine geldik yolun en başındaki ejderhanın öyküsüne. Yedi başlı, dokuz boynuzlu bu canavarın boynuna vurulacak olan dostun bıçağı, Ali’nin Zülfikârı, Muhammed’in tekbiri değil midir “Allah”… Var sen onuncu olupta “boynuzun” birebir kendisi olma sakın. Hem de bunca sözümüzden sonra. Duymadım hiç deme kimseye sakın böyle bir çağırıyı.
Eğer bu ejderha sence görülmemiş ise halâ mutlu uyumaktadır karanlık mağarasında. Karnı tok, sırtı pek, dertsiz ve tasasız olarak yatağı sıcaktır.
Yiğitlere ve mertleredir tüm sözümüz. Gözünü budaktan sakınmayan, gül benzini sadece dünya için değil aşk ile sarartmış olanlaradır hakikat diyarından duyurduğumuz nasihatimiz. Onun için istersen kız, bağır, çağır bana. Ne değişirki doğru olan sözden yana? Ne istersen söyle, ne dersen de kendinden yana. Fakat yine de isterimki mertliğin yoluna yedi başlı, dokuz boynuzlu bu ejderhayı çıkarmayı becermeyi dile kendinden. Bilki o canavarın kurtulması bile senin kılıç ustalığına bağlı kılınmıştır. Yani demektirki kendini canavardan kurtaran bütün dünyadaki canavarları da canavar olmaktan kurtarma kabiliyetinde olandır. İçindeki gizlediğin tüm düşmanlarının bile sen gibi bir dosta muhtaç olmaları nedendir anladın mı şimdi? Bak gördün mü bu hikmetli işin vardığı yolun yürüyüşündeki menzili?
Aklını birle, gönlünü de öyle. İçindeki ikili seslenişi de bir sesleniş eyle. Ve artık daha söyletme beni aşkın elinden.
Ben’i sever isen, ben’i sevmek ister isen; sen’den geçipte varabilmelisin ben’im gönül tahtıma. Erişmelisin dertlere derman olan canlar canına. Gel!..
Şaşkın durma halâ öylece… Gel!..
Ismail METIN (derdimend)
- derdimend yazıları
- yorum yapmak için giriş yapın ya da kayıt olun





Cvp: GEL
Geldim.
Cvp: Cvp: GEL
hayatımın bir döneminden sonra özellikle "ben" e hep karşıyım. Ama literatürdeki "ben" e.
fakat burdaki "ben", aynı zamanda "sen" deki "ben".
yani "biz".
saygılar.
Cvp: Cvp: Cvp: GEL
insan başkalarını sevmeden ya da tanımaya çalışmadan önce kendisini sorgulamalıdır. eğer kendini sorgular ve severse diğerlerini de sevmesi çok rahat olacaktır. nereye giderse belli bi süreden sonra rahat bir hayat sürerse asla geçmişini geldiği yeri unutmamalıdır. bilmelidir ki orada varolmuştur. paylaşımın için teşekkürler. bence herkesin okuması hatta okuduktan sonra kendisini gözden geçirmesi gereken bir yazı. emeğine sağlık...