CHEKS ANT, MAMON VE KARINCALAR

Annemin teftiş için geldiği ev ziyareti bitmişti. Giderken her zaman ki nasihatlerini da çekip öyle gitmişti. Oğlum sütünü içmeyi unutma(bu yaşta süt mü içiyorsun demeyin sakın daha önce geçirdiğim bir hastalık nedeniyle sürekli olmasa da içmem gerekiyor), yolda giderken arabalara dikkat et, burası İstanbul bizim oralara benzemez. Siyasete burada da bulaşma, para iste gönderelim, midene sıkıntı çektirme, dolma yaptım ısıtır yersin vs vs. Teftişi başarı ile atlatmıştım. Akşam işten eve geldim. Karnım hiç olmadığı kadar açtı. Ne yapayım ne yapayım derken… Evin hemen yakınında her türlü et ve benzeri şeyler satan yerden yağsız tosun eti aldım. Ne yapayım elimden yemek yapmak gelmiyor. Ama yiğidi öldür hakkını yeme, iyi çoban salata yaparım. Okulda evde kalırdık salata yapma görevi hep bana verilirdi.

Neyse Dünya işlerini ve bir yığın gereksiz şeyleri düşünerek eti kızartmaya başladım. Annemin evden getirdiği porselen bir tabağa yatırdım etleri. Mantığını yemiş arsız bir açlık içindeydim. Açlığın inanç ve sabırla yenilebileceğine olan inancım sarsılmaya başlıyordu. Devrimlerin gücünü açlıktan aldığı teorisinden hareketle Medet Allah Medet yumuldum tabağa. Ha bi de dünden kalma bira açtım yanına o olmazsa olmazlardandır. Akabinde halk müziğini ve semahları kendimce en iyi yorumlayan sanatçı olduğunu düşündüğüm Zülfü Livaneli nin derlediği “Üçleme” isimli eseri açtım elbette.

Zıkkımlanma sürecinin ilk aşaması gayet iyi gitti. Televizyonda baldır kılları ve traş yöntemleri ile ilgili baş ve bacaktan ibaret olan kadını, televizyonu kapatarak susturdum. Hiç alışık olmadığım galiz bir küfür kaçtı ağzımdan. Zıkkımlanmanın ara ve denge aşamasında, hızımın kesildiğini fark ettim. İsa’ nın ‘bir devin iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin tanrı ülkesinden geçmesinden daha kolaydır’ sözünü anımsadım. Kızartmaların ince ve narin kısımlarını yutmuştum. Kalınları duruyordu. Oldukça soylu, hülyalı ve sakin bir tempo ile ilerliyordum. Hatta bıçak sol, çatal sağ elimdeydi. Evet, yanlış tutuyordum. Bazen kendimi kalabalık insanların olduğu lüks mekânlarda bulduğum anlar olur. Düşünürüm acaba bıçak sağ elle mi tutuluyor yoksa sol elle mi? Rezil olmamak uğruna bıçağı ve çatalı elime almadan önce düşünür, öyle alırım.

En son et oldukça büyüktü o yüzden onu en sona sakladım. “Alman felsefesi bilimsel sosyalizmin temelidir” sözünü kimin söylediğini anımsamaya çalıştım. Zıkkımlanmanın son aşamasında yani en alttaki eti çiğneme anında mazlum bir öküz canlandı gözlerimin önünde. Pir Sultan ın “ rençperler hoşça tutun öküzü” öğüdü aklıma geldi. . -şimdi bu yazıyı birisi bir hata edipte okuyacak olursa bu adam yemek yiyince ne kadar çok şey düşünüyor demekten belki kendini alıkoyamayacaktır-. İnsan yalnız olunca düşünecek o kadar çok şey buluyor ki. Bilmem hiç duydunuz mu, öküzün çok duygusal bir hayvan olduğuna inanılırmış. Öküzlerin küsme, darılma ve sevinme gibi huylarının olduğu söylenir. Pir Sultanda öküzün bu tavırlarından dolayı söylemiş olsa gerek bu sözü. O an öküzün sorgulayıcı bakışları altında hissettim kendimi. (birde bira içiyorum, gerisini siz düşünün artık ) Öğürdüm. -Doğanın yasası bu kardeşim- diyerek öküze karşı hemen anti-tez hayata geçirdim. Eti tabakta bırakarak ayağa kalktım. Kuran-ı Kerim in dokuz ayetlik üçüncü suresi Al-i İmran ı okudum. Söz vermiştim okuyacaktım. İmkansız ve imkanlı umutlarımı düşündüm. Gelecekte çıkarmayı hayal ettiğim dergiyi düşündüm. Adını bile koymuştum derginin. Yazar kadrosu iyi olmalıydı. Hangi yayınevinden çıkacaktı. Bana bu konuda yardımı dokunabilecek eski dostlarımı hatırlamaya çalıştım. Belki işler yolunda giderse kendi yayınevimi bile açardım. O’nu düşündüm. İşyerinde günler günleri kovaladıkça rezilleşen o farklı dünyayı düşündüm ve bir kez daha oraya ait olmadığımı anladım. Karnımın doyması ve beraberinde gelen mayışma süreci ağır gelmiş olacak ki, kafayı vurup yattım. Buraya kadar her şey çok normal gelişti. (Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?)

Sabah kalktığımda ilginç bir durumla karşılaştım. KARINCA orduları sofrayı ve özellikle eti istila etmişlerdi. Zaten eti yediğim akşam birkaç keşifçi istihbaratçı karıncaya rastlamıştım. Ama açıkçası sofranın bu denli büyük bir baskına sahne olacağı hiç aklıma gelmemişti. Karıncalar kum gibi kaynıyordu tabakta. İlk aklıma gelen geniş çaplı bir soykırım planı idi. Elektrik süpürgesini açayım dedim çalışmadı. Hemen cüzdanı aldığım gibi markete koştum. Fareden envai çeşit haşereye, böceklerden karıncaya kadar bütün toplu kırım silahlarını inceledim. Ve sonun da aradığımı buldum. CHEKS ANT. İlacın karıncaların gidiş ve geliş yönlerine dökülmek suretiyle kullanılması gerekiyor dedi çokbilmiş market görevlisi. En fazla iki gün içinde karıncaları ölü hale getireceğinden bahsediyordu. Açıp baktım bala benziyordu. Yiyesim geldi.

Eve geldim. Soykırıma başlamadan önce, karınca milletini yakından incelemeye koyuldum. Gözlüğümü çıkardım. Burnum değercesine izlemeye başladım. Çocuklar hangileridir, yaşlılar hangileridir? İşçiler ve divik askerler hangileridir? Döllenme görevini yaptıktan sonra karınca feministleri tarafından öldürülen karınca beyi hangisidir? Şu giden kraliçe midir acaba?

Sonra olan oldu. Ne yapıyordum!!! Görkemli sitelerin yaratıcısı bu işçi ulusunu yok mu edecektim ben? Gönüllü işbölümü ve sıkı dayanışmayı, kavgasız, otoritesiz, kolektif yaşamı yok mu edecektim? Bal kokulu sinsi zehiri yollarına dökeceğim, bal sanıp zehire yumulacaklar, kursaklarına alacaklar, sitelerine götürecekler, ayaksız, beyaz, yumuşak yavru kurtçukların ağzına kusacaklar. Hem onları öldüreceğim, hemde yavrularını onlara öldürteceğim. Hiroşima ya çevireceğim ortalığı. Ne Sri Lanka’ da ne Sudan’ da ne Haiti’de ne de Halepçe de yoktu böyle bir barbarlık örneği. Çalışmayı zevk haline getiren ve çalışarak ölen, tembellik hakkı diye bir hak tanımayan bu topluluğa kastım nedir benim? Devletçilik anlayışını biraz abartmış olabilirlerdi. Tamam, baskının ve faşizmin en büyük kalesi de devlet olabilirdi belki ama bu benim onların soyuna incir ağacı dikmeme bir sebep değildi. Beni Hitler den ,Bush tan ,Truman dan, Mussolini den, general Franko dan ayıran çizgi hangisiydi o zaman? Daha dün Bella Ciao yu dinliyordum. Büyük bir çelişkiye düştüğümü gördüm oracıkta.

“temiz yere karınca gelmez. Karınca doğayı temizleme görevini de yapar. Fare, böcek leşlerini parçalar. Sofrayı temizledim. CHEKS ANT ı çöpe attım. Karınca Cumhuriyeti birkaç saat sonra çekip gitti. Gerçi birkaç tanesi sakat kaldı ama olsun. Devrime gidilen yolda çekilen çile kutsaldır.(böyle bir söz var mıydı Allah aşkına kafam karıştı şimdi)

Ateşten geldik, ateşi seviyor, ateşle oynuyoruz. Ateşle son ve en büyük savaşımızı ateş tanrısı MAMON a karşı yapacağız. Bu insanlığın karıncalaşmasını, otoritesiz, kolektif, gönüllü cumhuriyetine götürecek bizi. Kahrolsun Cheks Ant ve Mamon, yaşasın Karıncalar.
(belki sen bu resmi yapamazsın Abidin ama…)

7–8 Eylül 2007 İstanbul-Bağcılar

Saygılar.
MERDAN